Anlamak Aşmaktır

Bilim İtaatsiz Olana İhtiyaç Duyar

Home » Milliyetçilik Nedir Ne Değildir

Milliyetçilik Nedir Ne Değildir

                                               Milliyetçilik Nedir Ne Değildir I

 

İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır kalırmış. Sanırım çok doğru ve yerinde söylenmiş bir söz. Hep sağdan okursanız, sağcı hep soldan okursanız solcu, hiç okumaz cemaatlere kayıt olursanız hoca imam ne buyur ederse kafa sallarsınız. Bunların tarikatlara ayrılan beşikten mezara kadar” inşallah ve maşallah cümleleriyle hayatı yorumlayan sadece öbür dünyayı düşünenleri var orasına girmeyelim. Birde liderler saltanatı var ki orada beyni kiraya verirsiniz, düşünmeye gerek yok, onlar bizim için düşünüyor bize sadece davaya inanmak ve itaat etmek kalır. Arabesk türünde ise, her taraftan okuyor her telden çalıyorsunuz. Biraz sağdan, biraz soldan, iki kaşık Mao, bir kaşık Marx ve Lenin, çay kaşığı emek, çorba kaşığı sermaye, rüzgârın şiddetine dalganın yüksekliğine göre üç-beş rütbeli de olabilir. Bunların hepsini karıştırıp, üzerine İtalyan sosu döküyorsunuz neticede doğu salatası oluyor.

İnsanların doğruları çok çeşitli oluyor, nerede durup nereye nasıl baktığınıza bağlı. Ormanda Aslanın önünde kaçan tavşan can derdinde kaçmak yaşama hakkı onun doğruları olurken, açlıktan midesinde ziller çalan Aslan’ın tavşanı yakalayıp karnını doyurması da onun doğrusu oluyor. Hakkâri’nin bir köyünde yetişen bir çocukla İstanbul’un seçkin semtinde yetişen bir çocuğun bile hayata bakışları, düşünceleri sosyal-kültürel birikimleri farklı oluyor. Evet, doğrular farklı ama bilimsel gerçekler aksi ispat edilene kadar tek oluyor.

Ben sekiz kişilik bir sitede beş ayrı milletten oluşan insanlarla birlikte yaşıyorum. 12 binlik mahallemizin her dört yılda yapılan festivalinde gazeteler (Multi-Kültürel) başlığını atmıştı. Tam 76 millet festivale katılmış ve herkes kendi ülkesinin yiyecek, içecek, sosyal-kültürel, folklor etkinliklerini sergilemişlerdi. Zaten 8 milyonluk küçük İsviçre dört ayrı lisan konuşarak bu Multi-kültür elliği hayata geçiriyordu. Yani Urla’da yaşayan birisi ile değişik millet ve kültürlerin yoğun olduğu bir ülkede yaşayanların hayata konulara bakışı değişik olabiliyor.

Bu kadar bir önsözden sonra konuya girebilirim. Ben bu yazı dizisinde ömrünün yarısını Türkiye’de diğer yarısını da multi-kültürel bir ülkede geçirmekte olurken Milliyetçilik konusuna değişik pencerelerden bakacağım. Ülkemizde iktidar ve muhalefet partilerinin çimentosu olan, birbirine kaptırmamak için kıran kırana yarıştıkları milliyetçilik nedir ne değildir? Bu konuda değişik görüş düşüncelere yer verirken, çeşitli kitap ve görüşlerden de alıntılar yapacağım. Neticede yazdıklarım bir Hammurabi kanunu değildir. Eleştirilere, yorumlara ve değişimlere açıktır. Zaten doğru ve mutlak yoktur, değişmeyenler ölüler ve deliler imiş.

Milliyetçiliğin açıklama ve çeşitlerine geçmeden, milliyetçiliği oluşturan millet kavramını ele alalım. Millet terimi kavram olarak Latince nasci’den (doğmak) gelir. Kültürel, siyasal ve psikolojik olguların birleştiği kapsamlı bir terimdir. Objektif açıdan bakıldığında dil, din ve ortak tarihe sahip topluluktur. Ancak İsviçre’de dört ayrı dil konuşulmasına rağmen yüzyıllardır ayakta durmaktadır. Bunun yanında Almanya’da Protestan ve Katolik gruplar birlikte yaşamalarına rağmen milliyetçi gerilimler gündemde dahi yer alamayacak kadar küçük çaptadır. Bu halde diğer sosyal gruplardan farklı şekilde, bir topluluğu millet olarak anmamız, o topluluğun mensuplarının kendilerini bir ulusun üyeleri olarak kabul etmelerindendir. Bu bir ulusu bir etnik gruptan ayıran şeydir. Hiç şüphesiz, bir etnik grup bir topluluk kimliğine sahiptir fakat ulustan farklı olarak o kolektif siyasi emellere sahip değildir. Millet de kendi arasında kültürel ve siyasi olarak ayrılabilir.

Milletlerin kültürel bir varlık olarak tanımlanmasının geçmişi 18. yüzyıl sonlarında Alman düşünür Herder’in yazdıklarına kadar dayanır. Ona göre toplum çevresindeki doğal olaylardan etkilenir ve buna göre milli bir topluluğu diğerlerinden ayıran gelenek, yaşayış ve düşünce biçimleri ile gelenekler gibi karakteristik özellikler ortaya çıkar. Herder’e göre uluslar çok eski zamanlardan beri vardır ve gelecekte de varlığını devam ettirecek olan doğal bir durumdur. Alman Friedrich Meinecke, Yunan, Alman ve Rus milliyetçiliklerini örnek göstererek siyasi çabalardan çok kültürel tarihi bağlara dayanan milliyetçiliği kültürel milliyetçilik olarak tanır. Meinecke bu tanımla kültürel milliyetçilik ile siyasi milliyetçiliği ayırmada önemli bir çaba sarf etmiştir.

Siyasi olarak millet, ulusların siyasi varlık oldukları görüşü vatandaşlık bağlarına dayanır. Bu düşünce dolaylı olarak, genellikle Jean Jacques Rousseau’ya dayandırılır. Eric Hobsbawm bu görüşü bir derece ileri götürerek “milletler milliyetçiliği değil, milliyetçiliğin milletleri yarattığı” görüşünü dile getirir. Örnek olarak, yaygın bir milliyet bilinci 19. yüzyılın sonuna kadar gelişmemiş; muhtemelen milli bayrak ve milli marşların icadıyla ve özellikle kitlesel eğitimin yaygınlaşması ile moda haline gelmiştir. Ayrıca günümüzde ABD milliyetçiliği gibi ortak kültür, tarih ve hatta dile sahip olmayan fakat kitlesel eğitim ile ortaya çıkarılmış milliyetçilik bu görüşün en önemli örnekleri arasında yerini alır. Üçüncü dünya ülkelerindeki milliyetçilikte, emperyalizmden kurtulma çabaları içerisinde milli bir varlık oluşturma temelinde güçlü bir şekilde anti-emperyalist içerik taşır. Devam edecek.

 

                                        Milliyetçilik Nedir Ne Değildir II

 

Milliyetçilik de kendi içinde kısımlara ayrılır. Anarşizm dışında tüm ideolojiler muhafazakârlar, liberaller, sosyalistler, faşistler ve hatta komünistler milliyetçiliğe ilgi duymuşlardır. Bu durum milliyetçiliği çeşitlendirmiştir. Belli başlı milliyetçilik çeşitleri:

             Liberal milliyetçilik

             Muhafazakâr milliyetçilik

             Yayılmacı milliyetçilik

             Anti-emperyalist milliyetçilik

Liberal milliyetçilik, kökenleri Fransız Devrimi’ne dayanır dönem Avrupa’da liberal olmak milliyetçi, milliyetçi olmakta liberal olma anlamına gelmiştir. Woodrow Wilson’un ‘On dört Prensibi’ liberal milliyetçiliğin en açık ifadesidir. Liberal milliyetçilik kısa olarak milleti doğal bir varlık olarak görmekle Rousseau’nun halk egemenliği fikrini birleşmiş halidir.

Muhafazakâr milliyetçilik, kendi kaderini tayin’ ilkesi yerine yurtseverlik ve sosyal bütünlük ilkeleri üzerine kuruludur. Ulusun tehdit altında olduğu algısından ilham alır. Bu bağlamda muhafazakârlar milliyetçiliği sosyalizmin panzehri olarak görmüşlerdir: yurtsever bağlılıkları sınıf dayanışmasından güçlü olduğu zaman işçi sınıfı fiilen ulusa bütünleşmiş olmuşlardır. Dış tehditleri ise göç ve ulus ütücülüktür.

Yayılmacı milliyetçilik, bu görüşe göre ulus her şey birey hiçbir şeydir. Bireyin varlığı ancak kendini ulus için feda ederse anlamlı olur. Milliyetçiliğin bu yorumu, farklı biçimlerde şovenizmle ilişkilendirilir. ‘milliyetçi şovenizm, bir kişinin kendi grubunun veya halkının hâkimiyetine olan akıl dışı inancıdır. Millî şovenizm bu sebeple bütün milletlerin eşit olduğu fikrini reddeder.

Anti-emperyalist milliyetçilik, bu düşünce, özellikle Asya ve Afrika’da sömürgeci yönetimlere karşı mücadeleyle ortaya çıkmıştır. İlginç tarafı Avrupa’da oluşturulmuş prensipleri gene Avrupa’ya karşı kullanmış olmasıdır. Sosyalizm ’de anti-emperyalist düşünce içerisinde milliyetçilikle birleşmiştir. Marksizm sömürü ve eşitsizlik hakkındaki doktrinleriyle bu ülkelerdeki milliyetçiliğe bir bakıma ilham olmuştur.

Avrupa’da milliyetçilik, ulus kavramı kültürel açıdan 16. yüzyılda Avrupa’da özellikle İngiliz, İspanyol ve Alman halkları arasında gelişmeye başlamıştı. Milliyetçilik kavramının dönüm noktası ise onu aynı zamanda siyasallaştıran olay Fransız Devrimi’dir. Fransız Devrimi’ne göre “ulus”, herkesin eşitliğine ve halk egemenliğine dayanan ve siyasi bilince sahip tüm vatandaşlardan meydana gelen bir organdı. [5]Bu tanım Fransa’yı tek parça haline gelmesini sağlıyordu. Papaz Sieyes söyle diyordu: ”Soylular, din adamları ve “üçüncü zümre ”den oluşan üç zümre arasında, toplumu emeğiyle ayakta tutan sadece üçüncü zümreydi. Birinci ve ikinci zümreler aslında ulusun parçası değildi. Çünkü toplumun refahına hiçbir katkıda bulunmuyorlardı zaman üçüncü zümre neydi? Her şey!” [6]Fransa’da siyasi açıdan sağlanan ulusal birlik kültürel açıdan sağlanması oldukça geç dönemlere 20. yüzyıla kadar dayanmaktadır. Buna karşın Napolyon’un savaşlarında milliyetçiliği propaganda amaçlı kullanmasıyla Avrupa’da büyük bir hızla yayıldı. Bundan sonra Avrupa’da imparatorlukların yıkılıp yerine ulus-devletlerin kurulduğu devrimci milliyetçilik dönemi gelişti. Avrupa’da ulus-devletlerin kurulma aşaması tamamlanması ve sanayi devrimin etkileriyle milliyetçilik yeni bir döneme girdi. Avrupa devletleri artık yayılmacı bir politika izlemeye başlamış ve emperyalist milliyetçiliği öne çıkarmışlardı. Bu tür milliyetçiliğin tüm Avrupa’da yayılması ile 1. Dünya Savaşı’na sebep olmuştur. Bu savaşın sonunda yapılan anlaşmalar neticesinde: Anlaşma maddeleriyle milli kimliklerine hakaret edildiği düşüncesiyle Alman halkı, Savaş sonunda abartılmış toprak beklentileri karşılanmayan İtalyan halkı

Milliyetçiliğin en aşırı ucu olan Faşizme yönelmesi 2. Dünya Savaşı’na sebep olmuştur. Avrupa’nın diktatörlükleri yıkıldıktan sonra Sovyet Rusya’nın komünizm propagandasına karşılık Avrupalılar tekrar milliyetçiliğe sarılmışlardır. Devam edecek

 

                                         Milliyetçilik Nedir Ne Değildir III

 

Türkiye’de milliyetçilik, Türk milliyetçiliği, milliyetçiliğin genel kabul görmüş çeşitlerinin yanında kendine has milliyetçilik türlerini içeren bir yapıya sahiptir. Turancı milliyetçilik Avrupa ile eş zamanlı olarak Osmanlı’da ırkçı görüşler belirmeye başlamış ve Avrupa’daki benzerleri gibi kendini ari ırktan geldiği inancı ortaya çıkmıştır. Benzerleri gibi ulusa mensup tüm grupları tek çatı altında toplama gayesindedir.1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun Harbiye Nazırı Enver Paşa, Orta Asya’da, Turan İhtilal Orduları Başkomutanı sıfatıyla bir başkaldırı organize etmeye çalışmışsa da başarılı olamamıştır. Sosyalist Milliyetçilik, Milliyetçiliğin sosyalist yorumu Türk solu üzerinde de etkili olan Sultan Galiyev tarafından geliştirilmiştir. Bu görüşün arkasında yatan, anti-emperyalizm ve milli devlet fikridir. Galiyev’e göre milliyetçilik sınıf kavramıyla yer değiştirmeli böylelikle sınıf çatışmalarının olmadığı bir toplum yaratılmalıdır.

Liberal-muhafazakâr milliyetçilik, Ziya Gökalp’in Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak başlığını taşıyan kitabı Türkiye’de Liberal-muhafazakâr milliyetçiliğin kaynağı sayılır. ‘Üç Tarz-ı Siyaset’’ başlıklı, daha sonra kitap halinde basılan makalesinde Türkçülüğü, Osmanlıcılık ve İslamcılık karşısında tek kurtuluş çaresi olarak gören Yusuf Akçura, daha sonra liberal milliyetçiliğin de önemli isimlerinden biri olmuştur.

Atatürk milliyetçiliği, Atatürk’e göre Avrupa uluslar topluluğunun fiziki sınırlar dışında, bu sistemin üstünlüğüne karşı mücadeleler mutlaka ulusçu nitelikte olmalıydı. Atatürk’ün amacı ulusal ve savunulabilir sınırlar dâhilinde, bir Türk ulus-devletini kurmak için Türk milliyetçiliğini öne çıkarmaktı. Atatürk milliyetçiliği din ve ırk ayrımından uzak, ortak yurttaşlık temelindedir.

Geçen zaman, değişen koşullara göre milliyetçilik bazı dönemlerde gerilerken bazı dönemlerde palazlanmış ve değişik tarif yorumlamalara sahne olmuştur. Topluma, insanlığa hayata ve dünyaya MİLLİ-DENİLEN değerler açısından bakma. En hafif şekliyle “kültürel milliyetçilikten” başlayıp IRKÇI -DOKTRİNER milliyetçiliğe kadar uzanıyor. Milliyet kavramını hiçbir ortak özellik taşımayan insanları bir sınıfta toplanması şeklinde tarif edenler; İnsanda güç açlığı vardır (bu güç maddi, somut, fiziksel güçtür), bu yüzden birlikten kuvvet doğar inancıyla, temelde yatan bir açgözlülükle sürüler oluşturulmuş ve buna günümüzde millet denilmiştir. Diğer bir tarif

Tarih içerisinde sorunlar ve çatışmalarla dağılmış ufak insan topluluklarını belli vaatler sayesinde bir araya getirerek milletleri oluşturmalarını ve kendi milletlerinin ait olduğu ülkeyi çalışmalarını ve düşüncelerini birleştirmek suretiyle kalkındırarak kendilerine çıkar (daha iyi yaşam, para, güç vs.) sağlamalarını kolaylaştıran bir olgudur.

Milletleri çok basitleştirdiğimiz zaman birbirlerinin varlığından dolayı var olabilen ama her zaman kendilerini diğerlerinin önünde görmek isteyen futbol takımları olarak görenler olmuş.

Millet kavramının oturduğu nokta ortak tarih, dil, din vs. den çok ortak bir motivasyondur. Ortak motivasyonun getirdiği milliyetçilik duygusunun çok başka olduğuna inananlar olmuş. Örneğin Kuvayı-ı Milliye ruhu ya da Amerika’nın kendi vatandaşları üzerinde oluşturduğu ortak isteklendirme gibi…

İlk başta masum sayılabilecek bir amaçla ortaya çıkmış olan milliyetçilik, kitleleri bir arada tutmak bir tür yapıştırıcı ancak daha sonra olması gereken(beklenen değil)olmuş ve insanlar kafataslarına göre birbirini, değerlendirmeye başlanmış ve insanlığın felaketi faşizme kadar uzanıp gitmiş. Devam edecek

 

                                           Milliyetçilik Nedir Ne Değildir IV

 

Bu kadar milliyetçilik tarifinden sonra günümüz Türkiye’sinde milliyetçilik, bütün ülkenin dili haline gelmiş durumda. Yani bugün resmi dilimiz Türkçe. Türkçe konuşuyoruz ama aslında Türkçe’nin içerisinde bizi birbirimize tanıtan, birbirimize özel mesajlar gönderen ayrı bir dil daha var. “Türk yılmaz” marşı gibi, okullarda öğretilen ırkçı marşlar, kahraman ırkın, yıldırımlar yaratan bir ırkın torunları olan, ne mutlu Türküm diyen, Türküm, doğruyum, çalışkanım andını içen, tek ferdi cihana bedel olan, cihan yıkılsa korkmayan ve muhtaç olduğu kudret damarlarındaki asil kanda mevcut olan Türk. Dünyanın ilk uygarlıklarını kurmuş ve ilk uygarlık diline sahip olmuştur. Buna karşılık, devletin ordu, polis, yargı ve bürokrasinin diğer kesimlerindeki kadrolarının üst kesimlerinde, sistematik bir ırkçılığın önemli etkiye sahip olduğu söylenebilir.

Türk milliyetçilerinin yere göğe sığdıramadıkları, sabah akşam kutsadıkları Türkiye’de ise vahim bir durum yaşanıyor. Çünkü Türkiye gerçek manada bir burjuva ulus devlet bile olamıyor. 80 yıllık kavgaya rağmen militarizmin pençesinden kurtulamıyor ve burjuva demokratik karakterli bir devlete dönüşemiyor. Bu ülkede kurulduğundan bu yana devlet- millet çatışması yaşanıyor. Türk devleti Kürtlerle çatışıyor, Türklerle çatışıyor, Alevilerle, İlamla, azınlıklarla, emekçiler, kadınlar, gençlerle çatışıyor. Devleti kuran askeri kesim toplumun bütün kesimleriyle çatışıyor. Hükümetleri deviriyor, başbakanı, bakanları asıyor, siyasileri tükürdüklerini yalamak zorunda bırakıyor, toplumdan gelen her talebi düşmanlık olarak görüyor, toplumun gelişmesine katkıda bulunacak her düşünceyi ihanet olarak algılıyor, aydınları susturuyor.

Türk bayrağı, istiklal marşı gibi semboller de bu çıkarları perdelemek amacıyla bir araç olarak kullanılıyor. Sistem bir yandan bastırıyor, diğer yandan da Çetin Altan’ın deyimiyle durmadan Türk’e Türk propagandası yapıyor. Devlet dağa taşa ‘Ne mutlu Türküm diyene’ yazıyor ancak, Türkleri de açlığın, sefaletin ve mutsuzluğun pençesinde kıvrandırıyor. Türklerin yalnızca Avrupa’da çöpçülük bulabilenleri kendileri az çok mutlu hissediyor. Türkiye’dekiler buradakiler kadar şanslı da olamıyor. Ülkesinden kaçmak, dünyanın dört bir yanına dağılmak istiyor ama onu da yapamıyor. Zira artık kimse onları istemiyor. Türkiye’de Türk halkı ülkenin efendisi olamamış aksine köle olarak kalmıştır. Türkiye’yi Türkler değil, yabancılar yönetmiştir. Türkiye batının bekçisi ve çöpçüsü olmaktan öteye gidememiştir. Gelinen aşamada ise iflas etmiştir. Milliyetçilik kaçınılmaz olarak DİĞERİYLE beslenir ve o diğeri çoğu zaman DÜŞMANDIR. Yunanlılar, Ermeniler bizim düşmanımız. Yunan ve Ermeniler ise diyor ki Türkler bizim düşmanımız. Aslında bu noktada DÜŞMAN-OLANLAR insanlar halklar değildir. HER-KİM VE NE OLURSA OLSUN, tüm insanları karşılıklı ve aynı anda, EŞİTİNİZ olarak görmediğiniz ve bu bilince dayalı olarak yaşamadığınız sürece, ne kendinizle, ne de diğerleriyle BARIŞIK olmanız olanaksızdır.

Bir insanın ne olursa olsun milliyetiyle, diniyle, aşiretiyle, ailesiyle kısacası doğuştan sahip olduğu değerlerle öğünmesine ve hatta o değerleri bir başkasına da kabul ettirmek istemesi düpedüz bir zorbalıktır. Milliyetçilik; doğası itibariyle kendisinden farklı olanların reddidir. Bu ret, temelinde, halklar arasında tahammülsüzlüğü ve düşmanlığı esas alır. Anti demokratiktir, gericiliktir. İNSANLIK referansı açısından alındığında EN-GERİCİ-BÖLÜCÜ düşünme şeklidir. İNSANLIK ülküsü önündeki en büyük engeldir. Hep tartışılan ÖTEKİ kavramının ortaya çıkışına neden olan temel faktörlerden birisidir. İnsanlık tarihinde kan-akıtmıştır. Devam edecek

 

                                            Milliyetçilik Nedir Ne Değildir V

 

Milliyetçiliğin köleliğinden kurtulmak adlı yazısında Yener Orkunoğlu ”Böl-parçala-yönet! Yüzyıllardır birçok siyasi tahlilde kullanılan bir kavramdır bu. Egemen sınıfların yüzyıllardır halkları yönetmek için başvurduğu bir politikadır. Kaba bir taktiktir. Halkların defalarca tanık olduğu aşina bir taktiktir, ama buna rağmen hala etkili olmaya devam edebilmektedir. Neden etkili olabiliyor hala? Çünkü milliyetçilik, mezhepçilik, aşiretçilik, insanların ve toplumların ufkunu daraltan bir duygudur aynı zamanda. Gerçekler görülemez hale gelir. “Dar görüşlülük” işte tam da bu durumun adıdır. Kendi milliyetinin, kendi mezhebinin, kendi aşiretinin çıkarlarının ötesini düşünmez hale gelir bu dar görüşlülük kapanına giren. Emperyalistler ve işbirlikçiler de işte bu zeminde “böl-parçala-yönet” politikasını tekrar ve tekrar sahneye koyma imkânı bulurlar.”

Meşhur milliyetçilerden örnekler verelim. Çok uzaklara, çok bildiklerimize gitmeyelim. Hitlerden, Franko’dan, Mussolini’den ve vardıkları noktaları yazmayalım. Çok yakınımıza bizi de çok ilgilendiren Srebrenica’ya gidelim ve 62 yaşında hücresinde ölü bulunan son yüzyılın en büyük milliyetçisi Bosna kasabı Slobodan Miloseviç’i anımsayalım. Seçim kampanyalarında bir Sırp kralının kemiklerini çıkarıp dolaştırmıştı alanlarda. Bosna’da Etnik temizlik” sözü vermiş ve binlerce insanı milliyetçi duygularla katletmişti. Emperyalizm bugün böl-parçala-yönet politikasını dünya çapında yeni bir boyuta da taşımıştır. Dünya çapında Müslümanlarla Hristiyanlar birbirine giderek daha fazla düşman edilmektedir.

En canlı örneği halen Irak’ta sürmektedir. ABD’nin uygulaması. Halkları bölüp parçalamaya çalışan politika, emperyalizmin politikasıdır. Bir ülkeyi ya da halkı “içten çökertmek” denilen şey aslında budur; halkın bölünmesi ve birbirine düşürülmesidir. Bölünmeyen, birbirine düşürülmeyi reddeden ve sömürücülerin, zalimlerin, işgalcilerin karşısına tek vücut olarak çıkan bir halkı hiçbir güç yenemez. Ama bugün Iraktaki durumda ABD emeline ulaşmıştır. Iraklıları Şii, Sünni Araplar, Kürtler diyerek bölmüş ve birbirlerine düşürmüştür. Çünkü her milliyetçilik böler, her milliyetçilik, karşı milliyetçilikleri körükler ve her milliyetçilik birbirinden beslenir.

Peki, ülkemizde olan katliamlar neden olmuştur. Tehcirle, kanla bastırılan Kürt isyanlarıyla, 6-7 Eylüllerle, Kanlı Pazarlarla, askeri darbelerin işkence tezgâhlarıyla, “Maraş „la, “Çorum „la, “Sivas „la, fail-i meçhullerle, “Hayata Dönüş” operasyonlarıyla, linçlerle, “papaz” cinayetleriyle. Türban için Danıştay basıldı, yargıçlar öldürüldü. İncil basıyorlar diye Malatya Katliamı yapıldı. Trabzon da papaz katledildi. Kiliselere saldırılar düzenlendi Hrant’ın ölümünden bu yana iştahla çoğaltılıyorlar Ermeni kökenli yurttaş Hrant Dink’i vuran katil, vurduktan sonra Ermeni’yi vurdum” diye bağırdı. Peki, bunlar neden oldu? Türk milliyetçiliğinin Kürt kimliğini inkârı, aslında Kürt milliyetçiliğinin doğuşunu hazırladı. Bugün ülkemizde kim ki Türk-Kürt çatışmasını körüklüyorsa, bilinmelidir ki o, emperyalizmin politikalarının taşeronudur. Ahmet Altan “Türkiye’de milliyetçiler yok mu”? Var. Faşistler yok mu? Var. Ama onlar sokaklarda, halkın arasında değil, daha ziyade devletin kadroları içindeler. Bir tek çocuğun hayatını kurtarabileceğimi bilsem vatanımdan, bayrağımdan, dinimden, ırkımdan vazgeçerim Niye içimizde tükenmeyen bir öldürme isteği var? Ve niye her toplum “öldürenleri ve öldürtenleri” alkışlıyor

Hayatta insana en pahalıya mal olan şey cahilliktir ve ondan kurtulmanın tek yolu okumaktır.’ (Prof. Herbert N. Casson: Hayatta ilerle ve ilerlet, S. 55)

Bu yazı 07.06.2007 tarihli Açıkgazete sitesinde yayınlanmıştır

anlamak.org

Name of author

Name: webmaster

%d blogcu bunu beğendi: