Anlamak Aşmaktır

Bilim İtaatsiz Olana İhtiyaç Duyar

Home » Sanat değil Aklın Ucubeleşmesi

Sanat değil Aklın Ucubeleşmesi

Roma imparatorluğunun gerileyiş ve çöküşü adlı kitabı yazan Edward Gibbon bu kitabında tarihi şöyle tarif eder. Tarih, ‘’insanlığın suçlarının, budalalıklarının ve talihsizliklerinin kayıt defterinden fazla bir şey değildir’’ İnsan aklı da tıpkı Gibbon’un tarih tanımı gibi, belirsizliklerle git gellerle, ucubelerle doludur. Engellenemeyen tek şey bu ucubeleri düşünmektir. Akıl kısmi düşünür, tek yönlü düşünür, kimileri de bütün yolları kapatarak senin yerine düşünür, bazen korku salarak bazen da hayırlı olacağını iddia ederek nasıl düşünmen gerektiğini fısıldar. Amaçlarına ulaşmak, aklınızı tembelleştirmek için her yola başvururlar. Zaten bizim gibi demokrasiyi kanıksamamış toplumlarda üreten akıl ürettiğinin bedelini her dönemde öder. Üretmeyen akıl ise üretenin eserine ucube diyerek üretememenin bedelini bu şekilde alır. Yani üreten aklın misyonu hep vermek olurken, üretmeyen aklın misyonu da hep almak olur.

Elbette aklın en önemli görevlerinden bir tanesi bilgi üretmektir. Bu işi akıl gözlemleme, algılama, değerlendirme, yorumlama ve uygulama şeklinde yapar. Akıl bilgi ürettiği ve bilgileri doğru yolda yönlendirdiği sürece sorun yoktur. Akıl bu işlevlerini kaybettiği zaman tembelleşmeye başlar, yerine getiremediği görevleri için bahaneler arar, tavizler verir hazır neseplere başvurur. Burada akıl teslim bayrağını çeker din, mistizm, ulema gibi akıl düşmanlarının kucağına düşer. Burada akla gerek kalmaz, akıl bu sığınakta ölümü beklerken sığınak sahipleri akıl için, aklın belki de hiç hayal edemeyeceği safsatalarla dolu hazır çözümleri akla sunarlar.

Peki, bu kadar bilgi üreten, harikalar yaratan akıl nasıl olur da ucubeleşir. Tıpkı sivrisinek misali, insanın kanını emer ama bu işi yaparken vızıldar ve bu vızıltı sonunda kendini ele verir. Aynen öyle kendine zarar vermeyi bilerek ve isteyerek becerebilen diğer bir canlı türü insandır. Aklı var, bu aklı da bir yerlerde kullanacak ya işte bu kullanım sırasında mutlaka kendini ele verir. Bu kullanımda nasıl ve kimin aklını kullandığı önemlidir. Ben Taliban’ın, 35 ve 53 metre boylarında dünyanın en büyük Buda heykellerini yerle bir ederken ucubeleşen akla şahit oldum ama o kadar çok uzaklara bakmama gerek yokmuş. Eserin adı “İnsanlık Anıtı” barışı simgeliyor, ülkenin başbakanı buna ucube diyor ve yıkılmasını istiyor. Bir daha Kars’a geldiğinde görmeyecekmiş.

Bir sanat eserinin en büyük özelliği o esere bakanı düşündürmesidir. Eseri anlamak her zaman kolay olmaz. Hele hele bir resmi, bir heykeltıraşı bir sanatı eleştirebilmek için sanatçı o esere ne kadar zaman harcadıysa en azından eleştirmek isteyende o eseri anlamak için gerekli zamanı ayırmalıdır. Valery, ” Sanat eserindeki düşünce, meyvenin içindeki gıda gibi erimiş olmalıdır’’ derken o eserin içindeki gıdanın anlaşılmasının zorluğundan bahseder. Ezbere koşarak hiçbir şey görülmez. Hele nutuk atılan kürsüden hiç görülmez, durmanız düşünmeniz gerekir. Bir esere hiç düşünmeden ucube derseniz orada onu söyleyen akıl ucubeleşir. Sizin bir saniyede telaffuz ettiğiniz o sözcüğün altında aylarca, yıllarca uyanık geçmiş geceler düşünen akıl, emek alın teri vardır. Anlamasanız da bir sanat eserini eleştirme, iyi veya kötü deme sevme sevmeme hakkınız her zaman var. Hiç bir mevkii size bir sanat eseri için ‘’kaldırın onu oradan, bir daha ki gelişime görmeyim sözlerini söyleme hakkını vermez. Böyle bir uygulamaya kalkarsanız bulunduğunuz konum da başka bir tarif alır. Bir taraftan demokrasi, barış, arabuluculuk diyerek başka ülkelere ziyaret yaparken, kendi ülkendeki barış anıtını yıkmaya kalkarsan işte orada akıl ucubeleşir.

Hem sormazlar mı? Siz ülkedeki bütün problemleri çözdünüz kanayan yaraları durdurdunuz da sadece sorun Kars’ta barış anıtını yıkmak mı kaldı? Hem sormazlar mı? Bu anıt bir AKP’li belediye tarafından yapılsa, üstüne de minare ve kubbe yerleştirilse acaba yine ucube der yıktırılmasını ister miydiniz? Bakınız bir ressam bir ağaca sanatsal gözlükle bakar dalları, yeşil yaprakları, çiçekleri düşünür çünkü resim yapacak sanat olacaktır. Bir marangoz aynı ağaca odun olarak bakar kapı pencere yapacaktır. Dünya aydınlanma dönemini yaşadı insanlık kendi varoluşunu ve sanatı sorguladı. 21.yy da biz bunları aştık. Hal bu kadar yalın ve ortada dururken ülkenin teoloji ile ilgilenmeye, dünyayı sanatı dinsel bilgilerle açıklamaya ne zamanı ne de lüksü var. Zaman, ayağımıza ve aklımıza pranga olan din ve onun hurafelerini kul-efendi ilişkilerini aşma zamanıdır.

Bu yazı 17.01.2011 tarihli Oteki.com sitesinde yayınlanmıştır

anlamak.org

 

Name of author

Name: webmaster

%d blogcu bunu beğendi: