Anlamak Aşmaktır

Bilim İtaatsiz Olana İhtiyaç Duyar

Home » Diktatörlüğün psikolojisi: Barış ve savaş

Diktatörlüğün psikolojisi: Barış ve savaş

Bütün otoriter rejimler aydın düşmanıdır. Çağdaş insan özgürlüğün anlamını bilir ve bunu diktatörlerin eline bırakmaz. Özgürlüğüne sahip çıkamayan insan, biyolojik yaşayan bir canlıdır.

 

İnsanı insan yapan yüksek değerler, insanın özgürlüğü ile olanaklıdır. İnsanın özgürlüğü de insanın farklılığı ile olanaklıdır. Yani farklı kültürlerin yaşaması, insanlığın yaşamasıdır. Bir ülkede özgürlükler kısıtlanır farklı düşünenler yadırganır, barış diyen aydınlara ‘siz karanlıksınız’ denirse, o ülkede insanın insan olmasına müsaade edilmiyordur demektir. Normalde insan sadece yemekle yaşayamaz, ona kültürel besin de gerekmektedir; işte bu besini üretenler bilimsel çalışma yapanlardır. Sadece “sabah küfür, akşam tehdit” anlayışıyla yaşayanlar için ise bilim hiçbir anlam ifade etmez. Tarih boyunca diktatörler aydınları susturup dünyayı karartırken aydınlar da boş durmamış onların psikolojisinden, yaşamları çocukluk hallerine kadar mercek altına almışlar. İnsanın diktatör olmadan önce temelde maddi bir yanı var. Dolayısıyla insanın insan olabilmesi için bir defa o bedeninin sağlıklı bir biçimde yaşıyor olması, iyi bir alt yapısının olması gerekiyor. Burada kişinin diktatör olma yolunda ne gibi yollar izlediğini sosyal ve psikolojik yönleriyle inceleyeceğiz.

Nazizm’in psikolojisi

Alman ve Amerikalı psikanalist Erich Fromm Nazizm’in psikolojisini araştırırken, Almanya’nın nasıl bir faşist rejim haline geldiğinin üstünde durmuş. Sonuç olarak diktatörlüğe giden yolda kitle psikolojisini incelemiş. Fromm, Nazizm’in ele alınışında, birbirinin tersi iki görüşün ortaya atıldığını söylüyor: ilki, psikolojinin, faşizm gibi ekonomik ve siyasal bir olguya hiçbir açıklama getiremeyeceği, ikincisiyse faşizmin bütünüyle psikolojik bir sorun olduğu. Fromm’a göre, Nazizm bir ruhbilimsel sorundur, ancak ruhbilimsel etmenler, toplumsal-ekonomik etmenlerin biçimlendirdiği etmenler olarak anlaşılmalıdır.

Nazizm ekonomik ve siyasal bir sorundur, halk üzerindeki etkisi ruhbilimsel etmenler olarak görülür. Nüfusun bir bölümü, herhangi bir büyük direnç göstermeksizin Nazi rejimine boyun eğdi, ama bunlar, direnç göstermedikleri gibi Nazi ideolojisinin ve siyasal uygulamalarının hayranları haline de gelmediler. Bir başka bölüm insansa, yeni ideolojiye iyice kendini kaptırdı ve onu savunanlara fanatik bir tutumla bağlandı. O dönemde, milyonlarca kişi Hitler hükümetini “Almanya” ile özdeşleştirdi. Hitler, iktidarı eline geçirdikten sonra, ona karşı savaşmak kendini Alman topluluğunun dışına atmak anlamına geliyordu; diğer siyasal partiler feshedilip de Nazi partisi Almanya “haline geldiğine” göre, ona karşı olmak, Almanya’ya karşı olmak şeklinde anlaşıldı. Bu hakikat şudur: ahlaksal ilkeler, bir ulusun varlığının üstündedirler ve birey, bu ilkelere bağlılığını korumakla, bu inancı paylaşan, paylaşmış olan ve bundan sonra da paylaşacak olanların oluşturduğu topluluğun üyesi olabilir. Nazi ideolojisi, lidere körü körüne itaat, ırksal ve siyasal azınlıklara karşı kin, fethetme ve egemenlik kurma açlığı, aşağı orta sınıfa çok çekici geldi. Bu sınıfın toplumsal özelliği; güçlüye hayranlık, zayıftan nefret, küçük adamlık, düşman yürekli olma. Yaşama bakışları dar, yabancıya kuşkuyla bakmak, ondan nefret etmek. İşçi sınıfından da bu görüşe sıcak bakanlar oldu.

Hitler’in öz yaşam öyküsü, Nazizm psikolojisini çözümlemede en temel kaynak. Kavgam kitabında dile getirildiği gibi sadistçe egemenlik kurma özlemleri, mazoşist eğilimler. Zayıfa egemen olmak yerine güçlüye boyun eğen kitleler yaratmak. Hitler boyun eğme özlemi yaratan koşulları, çok iyi bilmekte ve bir mitinge katılan bireyin durumunu çok iyi betimlemektedir. Propagandada temel etmenin, konuşmacının, kendi üstün gücüyle dinleyenlerin iradesini yenmesi olduğunu anlatır. Hitler’in eğitimin amaçlarını anlatan görüşlerinde öğrencinin “bütün eğitimi ve gelişmesi, ona kesinlikle başkalarından üstün olduğu inancını vermeye yöneltilmelidir” der.

ABD’de Bush Diktatörlüğü

Amerikalı yazar ve politik aktivist Naomi Wolf “The End of America” (Amerika’nın sonu) adlı kitabında Hitler, Musolini gibi örneklerle Amerika’nın Bush yönetimiyle nasıl bir diktatörlük haline geldiğini bir belgesel filmle gösteriyor. Film’den çıkarılan ana fikir şöyle; İç veya dış tehlike oluşturun; Halkı korkutmak, baskıcı yasaları çıkarmak ve güç kullanmak için bir olay yaratın. İster 11 Eylül, ister büyük bir yangın ister kitle katliamı bir tehlike olsun.

Basını sustur insanları gelişigüzel tutukla; Hani derler ya büyüklerin hatası güneş tutulması gibidir herkes görür. İşte büyükler bunun görünmesini istemiyor basına sansür, düşünceye zincir vurur. Aydınmış, öğrenciymiş rastgele tutukla potansiyel suçlu ilerde protestocu olur. Geride kalan sıra bana gelir diye korksun.

Ayrı bir kuvvet, ayrı işkencehaneler oluştur; Adına ne derseniz deyin halkın anlamayacağı ordu dışı kuvvetler oluşturun. Tutsakları sorgudan işkenceden geçirsin. Ülkenizdeki yasalar buna izin vermiyor mu? Hiç problem değil, başka bir ülkenin topraklarını kullanın.

Halkın arasına girip insanları takip edin; Özellikle telefonlarını dinleyin, mailleri okuyun, kapılara işaretler koyun, demeçlerle önemli kişileri hedef gösterin. Size karşı bırakın örgütlenmeyi, sizden korksunlar, haberleşemesinler.

Hukuku çiğneyin, eleştirileri casusluk vatana ihanet olarak gösterin; Tıpkı Fransa’da 72 yıl iktidarda kalan XIV. Louis’inin sözüyle, “L’Etat, c’est moi”(devlet benim) diyerek hem yasa koyucu, hem yasanın yürütücüsü ve hem de yargıç olun. Kendiniz dışında hiçbir düşünce ve söyleme tahammül etmeyin onlara hadlerini bildirin.

Diktatörü ciddiye almak

Araştırmalar bununla da kalmıyor, Amerikan gizli örgütü CIA bir adım daha ileri giderek ünlü Çinli filozof ve askeri bilge Sun Tzu’nin şu ünlü sözlerini ciddiye alıyor ‘’Başkasını ve kendini bilirsen, yüz kere savaşsan tehlikeye düşmezsin’’. 1943 yılında Harvard-Profesör Henry Murray’e Hitler’in psikolojisini araştırması için bir görev veriyor. Prof. Murray araştırma neticesini beş ana başlıkla CIA’ye bildiriyor.

a) Hitler çok zor bir çocukluk dönemi geçirmiş; Çok ağır bir aşağılık kompleksi altında ezilmiş. Spora ve bedensel çalışmalara ilgisi olmamış. Avusturya ordusu fiziki olarak Hitler’in askerliğe elverişsiz olduğuna karar vermiş. (işin ilginç yanı aynı Hitler 1914 yılında Almanya’dan I. Dünya Savaşı’na katılmak ister ve kabul edilir) Hitler normal okula gitmeyi fakirlik kompleksinden reddediyor

b) Hitler babasından nefret ediyor; Murray Hitler de Ödipuskomplex teşhis ediyor (karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni saf dışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce) Murray’ın tahmini; Hitler ebeveynini seks yaparken gördü ve bu olay onun psikolojisinin bozulmasını tetikledi. Bundan böyle Hitler babasını aileye zulmeden bir zalim olarak görürken ayrıca onun gücünü kıskanmaya başlar.

c) Hitler cinsel ilişkide başarısız; Öğrencilik döneminde aşk ve sevgi onun için yabancı bir kelime idi. Seksüel ilişki kurduğu bir arkadaşı ortaya çıkmamış. Hitler kadınlara karşı başarısız ama erkeklere karşı güçlü biri olduğunu ispat etmek ister.

d) Seks onun için kirli bir şey; Araştırmacıların onun ırkçı tavırları için bir açıklaması vardı. Hitler 12 yaşında ilk seksüel deneyini küçük bir kız çocuğuyla yaparken yakalanmış. Sonrası frengi hastalığına yakalanma korkusu atlatmış. Kadınlarla ilişkinin kanını kirlettiğine inanmış. Bu düşünceler ilerde onun kadınlardan uzaklaşmasına neden oluyor.

e) Yahudileri av olarak görmek; Araştırmacıya göre Hitler, Avrupalı Yahudiler ideal bir hedef olduğuna inanıyor. Bunları dövmek, silahla öldürmekten ziyade öncelikle Yahudi düşmanlığını yazı ve karikatürlerle körüklemek gerektiğine inanıyor. Hitler, Kominizim, kapitalizm, Demokrasi ve İş ilişkilerinden nefret ediyor. Hatta Murray iddialarında, Hitler’in intihara teşebbüs denemeside var.

Diktatörlüğün Psikolojisi

Ülkesinde hem Şah Pehlevi hem de Humeyni diktatörlüklerini yaşayan Amerikalı akademisyen Fathalı M. Moghaddam ‘’Diktatörlüğün Psikolojisi’’ kitabında diktatörlüğün açıklaması, psikolojisi, kutsal taşıyıcıları, sıçrama tahtaları, liderlik, boyun eğme, akıl tutulması gibi başlıklarla incelemiş. Ben burada benzer konuları tekrar etmekten ziyade çok gelişmiş toplumların bile ansızın diktatörlüğün pençesine düşebilir başlığını inceleyeceğim. Moghaddam; gerek Avrupa gerekse dünyanın diğer bölgelerinde yaşanan ekonomik ve politik belirsizlikler radikal politik grupları güçlendirirken demokrasiler için bir tehlike oluşturuyor. Küreselleşmeyle ilgili tehditler, tehlikeler ve güvensizlikler insanları zor günlere taşıyor. Neo-Naziler, aşırı İslami gruplar şu an azınlık gibi görünebilir. Fakat politik ve ekonomik istikrarsızlık bu grupları destekleyenlerin çoğalmasına zemin yaratabilir. Hiç bir toplum zamanın akışı içinde donup kalmaz. Belirli koşullar altında diktatörlükler demokratik toplumlara dönüşebileceği gibi, demokrasilerde daha kapalı diktatörce toplumlara dönüşebilir. Dış kaynaklı bir düşmanlık, tehdit unsurları diktatörlüğe kayma olasılığını artırır. Eğer toplumu sürekli demokrasi yönünde itelemezseniz eninde sonunda diktatörlük batağına yuvarlanacağına şahit oluruz. 1945-2002 yılları arasında anayasaya aykırı olarak başa geçen 316 diktatörden 205’i muhalif başka bir diktatör tarafından devrilmiştir.

Barış ve Savaş

Bir ülke düşünün ki, gündem sadece ölen öldüren endeksli, korku, tehdit, patlamalar, cenaze alışverişi, savaş saldırı haberleri, tehdit demeçleri. Yoksulluk, işsizlik hiç gündeme gelmiyor. Bir ülke düşünün ki, devlet sadece 16 Ağustos 2015-10 Ocak 2016 arası dönemde 59 kere sokağa çıkma yasağı ilan ediyor ve orada 170 sivil yaşamını yitiriyor bunların 29’u çocuk, 39’u kadın. (Diyarbakır İnsan Hakları Derneği) Sokakta cenazeler günlerce bekliyor. Devlet bu konuda hiç bir açıklama ihtiyacı duymuyor. Bir ülke düşünün ki, bu karanlık tablo karşısında barış çağrısı yapan akademisyenleri ‘’aydın müsveddeleri ve karanlık’’ olarak algılayan bir Cumhurbaşkanına sahip. Cumhurbaşkanı hedef gösteriyor, savcılar, YÖK ve en mafya kendisine vazife çıkarıyor. Aydınlar soruşturuluyor, tutuklanıyor, tehdit ediliyor, işinden atılmak isteniyor.

Canlı yayında barış isteyen bir öğretmeni alkışlatan sanatçıya yapılan linç kampanyası sonrası sanatçı korkusundan özür diliyor. Yani barış değil savaş olması gerekiyormuş. Hafta sonu Zürih’te oynanan ‘’Sadece Diktatör’’ oyununu izledim. Oyuncu bas bas bağırıyordu, ‘iktidarımın devamı için savaş istiyorum, bana eleştiren insanlar değil ölen insanlar lazım. İman diyorum ölüyorlar, vatan diyorum yine ölüyorlar. Zaten onlar için de yaşanacak bir hayat yok’ diyordu.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Bütün otoriter rejimler aydın düşmanıdır. Çağdaş insan özgürlüğün anlamını bilir ve bunu diktatörlerin eline bırakmaz. Özgürlüğüne sahip çıkamayan insan, biyolojik yaşayan bir canlıdır.

Bu yazı 08.02.2016 tarihli Birgun.net sitesinde yayınlanmıştır
anlamak.org

Name of author

Name: webmaster

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: