Anlamak Aşmaktır

Bilim İtaatsiz Olana İhtiyaç Duyar

Home » Demokrasi savunucusu diktatör çıkarsa?

Demokrasi savunucusu diktatör çıkarsa?

Burada sorun demokrasiyi savunmanın ötesinde, demokrasi savunanların hangi sınıfa dahil olduğuna bakmak. Çünkü egemen sınıf kendi çıkarlarını toplumun çıkarıymış gibi göstererek halkı kandırıyor. Yani demokrasi ve hukukun üstünlüğü derken aslında ‘’kendine demokratlık- kendine üstünlük’’ istiyor.

Durum böyle olunca emek savunucusu sömürüyor, hak hukuk adalet isteyen zalim oluyor, savaş karşıtı katil çıkabiliyor. İki somut örnek ile beraber konuyu düşünelim.

Yıllar önce İsviçre’de izlediğim bir TV programı çok dikkatimi çekmişti. Aynı partiden bakanlık yapmış biri parti başkanı iyi politikacı canlı yayında tartıştılar. Söz konusu parti, yabancı düşmanlığı ırkçı ve Nazi söylemleriyle ün yapmış İsviçre Halk Partisi (SVP). Tartışanlar parti başkan Christoph Blocher ve bakan Adolf Ogi. Uzun ve çetin geçen tartışmada taraflar politik üsluba sadık kalarak birbirlerini fikirsel olarak oldukça sert eleştirdiler. Program biterken sunucu “birer cümlelik son sözlerinizi alayım” dedi. Bakan Adolf Ogi parti başkanına “sevgili Christoph seni çok seviyorum ama senin görüşlerine katılmıyorum, sen yoluna ben yoluma” derken, parti başkanı da Adolf Ogi’ye “ben de seni seviyorum” diyerek sözünü bitirdi.

Bakan Adolf Ogi bu tartışmadan sonra ne bakanlıktan alındı ne de istifaya zorlandı.

İkinci örnek 2012 yılından; İsviçre Avrupa’da kurallar ülkesi, yasaklar ülkesi ve bir polis devleti olarak bilinir. İsviçre gençliğini aşırı kurallar ve yasaklar usandırdı. Yüzde 90 üzeri internet kullanımı olan ülkenin gençleri 2 Haziran 2012 yılında Bern’de mail, facebook, sms yoluyla ilişik fotoğrafta görüldüğü gibi bir gecede 10 binden fazla genci bir araya topladılar. İzinsiz bir gösteri yaparak bütün İsviçre’yi şaşırttılar. Akşam saat 20.00 de başlayan müzikli, pankartlı yürüyüş parlamento meydanı ve etrafını da işgal ederek ertesi günü sabah saat 05.00 kadar devam etti. Polis müdahale etmedi ama geride kalan binlerce tonluk çöp yığınlarının temizlenmesi, bira şarap şişesi toplanması, duvarlara yazılan özgürlük yazılarının silinmesine öncülük yaptı.

Neydi bu gençlerin isteği; bizdekinin aksine aş iş değil ama aşırı yasaklar, özgürlük alanlarının kısıtlanması. Zaten yürüyüşün adı da ‘’Tanz dich frei – özgürce dans et”  idi. Merakla beklenen bu izinsiz yürüyüş, sabahlara kadar halkın rahatsız edilmesi ve verilen maddi hasar İsviçre devleti tarafından nasıl karşılanacaktı. 3 Haziran 2012 akşam haberleri olaya geniş yer verirken değişik parlamenterlerin görüşlerine de başvurdular. İster sağ, ister soldan olsun hepsinin ortak düşüncesi ‘’gençlerin istekleri ciddiye alınmalıdır’’ şeklinde oldu.

GELELİM BİZE…

İki örnek de ülkemizden vermek isterim.

Türkiye’nin Başbakanının son dönemde herkese haddini bildirmekten başka bir gündemi olmadığını biliyoruz. Seçen, seçilen binlerce Kürtün, düzene AKP’ye muhalif olan öğrenci, düşünür, gazeteci, sendikacı binlerce kişinin hapiste olduğunu da biliyoruz. Doğrunun ölçütünü kendi kafası zannederek, gazeteci, sanatçı, düşünür, heykel, dizi aklınıza ne gelirse önce eleştirip sonra da yargıya bildirmesinin sonuçlarını da biliyoruz. Bunlar da yetmiyormuş gibi dokunulmazlara dokunup, halkın seçtiklerini meclisten kovup, hatta hapse yollamak istiyor. Dokunmayı hazmedemeyen partili milletvekillerine ise ‘’Buna ‘eyvallah’ eden bir anlayış bizimle beraber yürüyemez, kusura bakmayın” diyerek kapıyı gösteriyor.

İkinci örneğim özgürlük ve demokrasi alanının nasıl gasp edildiğini gösteren sayısız yaşanmışlıktan sadece bir tanesi. Bursa 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yedi üniversite öğrencisinin yargılandığı davanın savcısı öğrencilerin parasız eğitim istemesinin “yasal ve demokratik olduğunu” ancak bunları yasal bir derneğin çağrısıyla yaptıkları için suçlu olduklarını iddia etti. Hakim de bu görüşe katıldığını belirtiyor ve 15 yıl hapis istiyorlar.

Polisin her gün o meşhur ve “organik” gazıyla işçiye emekçiye, öğrenciye, halka nasıl saldırdığını anlatmama gerek yok, televizyonu olanlar haber bültenlerinde izliyor. Peki, bu halk ne istiyor; havasına suyuna sahip çıkıyor. Füzelere, savaşa karşı çıkıyor, parasız eğitim diyor, vücuduma karışma kadına şiddet uygulama, yaşam hakkıma dokunma vs. Hükümet ne yapıyor; bu doğal haklara bile tahammül edemiyor, sadece saldırıyor.

ANTİ DEMOKRAT “İLERİ DEMOKRASİ”

İki ülkeden ikişer örneği neden verdim? Benim hemen aklıma gelen sorular; parti başkanı ile canlı yayında düello yapan bakan eğer AKP’li olsa başbakan Erdoğan’ın tavrı ne olurdu? O sabahlara kadar sokaklarda slogan atıp parlamento binasına kadar yürüyen, duvarlarına yazılar yazan gençliğe Türk polisi nasıl davranırdı acaba. Ardından evlerinden toplacak gençlere Türkiye mahkemeleri hangi cezaları isterdi acaba?

İşte İsviçre’nin ırkçı bir partisine bile girebilen demokrasi anlayışı ile AKP’nin ileri demokrasisi arasındaki farkı görün istedim.

KİMİN “TERÖRİST” OLDUĞUNA BIRAKIN ZAMAN KARAR VERSİN

Ben kendimi bildim bileli bu ülkede birileri hep “vatan haini – anarşist – terörist” ilan edildi. Bu suistimal AKP ile tavan yaptı. Durum ortada, AKP’ye karşı mücadele eden herkes hain herkes terörist. Siyasi iktidar topu hakimlere savcılara atmakla günahlarınızdan arınamaz. Yaptığınız terör yasaları ile Hopa’da suyuna sahip çıkan halkı, parasız eğitim isteyen öğrencileri, düşüncesini açıklayan yazarı terör suçuyla yargılıyorsunuz. Yani halk doğal haklarına sahip çıkarken farkında olmadan “terörist” oluyor.

Eğer Türkiye’de bir hakim, bir savcı suya havaya sahip çıkan halkı, parasız eğitim isteyen öğrenciye terör yasası uygulayıp yıllarca hapsini istiyorsa bu ayıp, esas olarak o kanunları meclisten geçirenlere aittir. Vicdanınız varsa bir kere dönüp zindanlara doldurduğunuz insanların haline bakın. Her teorinin uygulama alanı, yani pratiği farklıdır. Yaptığınız kanunların sosyal yaşama, gençliğe ülke aydınlarına olan etkilerini görün.

TARİH HÜKMÜNÜ VERİR

Hem tarih öyle bir yalan şeridi ki, aslanlar kendi tarihlerini yazana kadar avcılar hep haklı görünüyor. Ama aynı tarih zamanla kendini yalanlıyor. Çok ülke vaktiyle astıkları, kestikleri, işkencelerden geçirdikleri, yaktıkları, kaçırdıkları insanları ile bugün övünüyor. Yunanlılar Sokrates’imiz var diyor ama ona zehir içirdiler. İtalyan’lar Galileo’muz var der ama hapislerde, engizisyon mahkemelerinde çürüttüler. Biz Nazım Hikmet deriz, vatan haini yaptık ülkeden kaçırdık. Fransız’lar Cezayir’de yürüttüğü katliam ve sömürgeci politikalara karşı çıktığı için Jean Paul Sartre’yi vatan haini ilan ettiler.

İsimleri burada saymakla bitmez, daha nice insanlık adına, bilim adına iz bırakmışlar; Einstein, Teodorakis, Picasso, Rosenbergler hepsi de bir zamanlar vatan hainliğinden nasibini aldılar. Çok uzaklara gitmeyelim, terörist ilan ettikleri Yaser Arafat, Mandela, Menahem Begin, Şimon Perez gibi isimlere aynı dünya aynı tarih Nobel Barış Ödülü de vermiştir. Tabii bize sadece “teröristler” yetmiyor, bir de uykularımızı kaçıran “bölücülerimiz” var. Ermeniler, Rumlar, Kürtler, Zazalar, Aleviler, solcular vs.

ANLAMAK AŞMAKTIR, AKP NE DEMOKRASİYİ NE DE TARİHİ ANLAYAMADI

Cumhuriyet tarihinde 35’in üzerinde parti kapatılmış. 1994 yılında beş DEP milletvekilinin dokunulmazlığı kaldırılıyor. İki milletvekili Meclis’ten çıkışta sivil polisler tarafından yaka paça gözaltına alınıyor. Hızlıca yargılanıp hapse atılıyorlar. Yıllar sonra AİHM, DGM’nin tarafsız olmadığına hükmedip, Türkiye de ‘sanıkların hapsedildiği süreyi temel alarak’ tahliye kararı veriyor.

Peki, ne oldu sorunlar çözüldü mü? Bu tarihi lekelerden bir ders alındı mı? Halkı susturup kapatabildiniz mi? Hepsine hayır, kırık dökük demokrasi onarılmaz hale geliyor, halen kanayan tarihi yaralara bir yenisi eklenmeye çalışılıyor.

AKP bir parti gibi değil, bir aile şirketi, cemaat, aşiret veya bir tarikat gibi çalışıyor. 21.yüzyılda kendine parti diyen bir cemaat bir kişinin dudaklarından dökülecek kelimelere bakıyor. O tek kişi ölçüyor biçiyor, seçiyor azat ediyor, sorgulayıp yargılıyor. Ülkede bir korku imparatorluğu kurup halkı korkutarak, zor kullanarak darbe dönemlerini aratmayacak bir baskı ortamı yaratılıyor.

Anlayamayıp aşamadıkları tek şey ise bunca baskıya, sayısız tutuklamalara rağmen ‘’ezip çözememenin’’ açmazı içinde olmalarıdır. Böyle bir anlayışın başta Suriye olmak üzere dünyada hiç bir zulme hiç bir diktatöre söyleyecek sözü olamaz, olsa da işte böyle,  inandırıcı olmaz.

 

Bern Parlamento Meydanı’nda (Bundesplatz) yapılan “Özgürce Dans Et” partisine en az 10.000 kişi katıldı.

 

Bu yazı 2012 tarihli Turnusol.biz sitesinde yayınlanmıştır
anlamak.org

Name of author

Name: webmaster

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: