Anlamak Aşmaktır

Bilim İtaatsiz Olana İhtiyaç Duyar

Home » Işığın Kaynağı Dergi Eleştirisi

Işığın Kaynağı Dergi Eleştirisi

Sevgili Dostlar
Işığın kaynağı 7. Sayısı sağ olsun Ali Metin tarafından bana ulaştı. Öncelikle sürekliliğinizden dolayı sizleri kutlar devamını dilerim. Her ne kadar Alman Goethe ‘’Yanında eleştirici bir dost varsa, insan daha çabuk ilerler’’ dese de benim derginizi eleştirme gibi bir görevim yok. Ama benim susmak kabullenmektir gibi bir mantığım, yanlış gördüğüm kutsallara boyun eğmeyen, her okuduğunu akıl süzgecinden geçiren bir düşünce yapım var. Ancak eleştirimin amacı birilerini yere sermek değil, onu güçlendirmektir. Onun duygularını incitmek değil, onun bir işi daha iyi yapmasına yardımcı olmaktır.
Konu Medeniyet ve Sanat olunca, kısa bir alıntıyla Urartu’nun ilginç Medeniyet tarifine değineyim. ‘’17. yüzyılın ortalarına doğru Madagaskar’da bulunan Woods ve Blake adlı iki misyoner, ülkelerine dönerken, 7 yaşındaki Urartu’yu da beraberlerinde İngiltere’ye getirirler. Urartu, zamanın en iyi okullarında Latince ve Yunanca öğrenir. Medeniyete uyum sağlamış, zeki bir genç olmuştur. Ama 30 yaşına geldiğinde, ardında bir mektup bırakarak, birden bire ortadan kaybolur. Urartu, “medeniyet dedikleri” başlığı ile bıraktığı mektubunda şöyle yazar. “Öğrettiklerinizden hiçbir şey anlamadım. Benim fakir dilim dâhil olmak üzere dört dil biliyorum ama sizin düşüncelerinizle söyledikleriniz arasında sürekli anlam değiştiren kelimelerle konuşamıyorum. Oysa benim ormanımda, hatırlıyorum, sözcükler, sadece mevsimlere, güneşe, geceye yağmura ve sise göre değişirler. Kendinizi dünyanın merkezine koyduğunuz uygarlığınızla, yüreğinizin gözü hep karanlık kalmış. Görmüyor ve fark etmiyorsunuz. Oysa adına medeniyet dediğiniz şey sizin yaşamınızdan başka bir şey değildir ki! Bunun için ahlakınızın erişemediği ormanıma geri döneceğim, çünkü içime yerleştirdiğiniz suçluluk duygusunu öldürecek kara büyüler sadece orda var…”

İşin en acı tarafı da Urartu’nun yaşadığı dönemden yaklaşık 4 asır sonra bizlerin artık sığınabileceğimiz ormanlar da kalmadı. Ama hala aramızda düşünceleri ile söyledikleri bir olan yitirmediğimiz Urartu lara sıkı sarılalım derim. Derginin 7. sayısı yayınlanınca okuyucu veya en azından benim, gerek yazarlardan gerek yazı yönetmenlerinden çıtanın yükseltilmesi babında beklentim daha fazla olabiliyor.
Hemen derginin başlığında Devlet adamı ve Devlet Adamcığı başlığını doğrusu yutkunarak okudum. Dünyanın, insanlığın ve medeniyetlerin hali malum ve bizler bu rezalete çözüm ararken sanki bu rezaletlere sebebiyet veren devlet olgusu değilmiş gibi devlet ve devlet adamı kutsanmaya çalışılmış. O dönemin düşünce yapısı (güçlü çok öldüren, çok talan eden iyi devlet adamı) bugün için örnek gösterilmiş.
Keşke dedim; devlet adamı başlığını attınız ve konuya girdiniz sınıf egemenliğinin ve devletin nasıl ortaya çıktığını dile getirseydiniz. Böylece derginin genelinde sonuçlarla ilgilenen ve nedenleri görmeyen gidişatına bir aykırılık getirirdiniz diye düşündüm.
Keşke dedim; Devletin ortaya çıkışı ve toplumsal eşitsizliğin yerleşmesinden önce, insanlar binlerce yıl boyunca küçük çaplı, akrabalık temelli toplumsal gruplarda yaşadıklarını toprak ve kaynakları kolektif kullanıp ortak bölüştüklerini yöneten ve yönetilen, zengin ve yoksul olmadığını söyleseydiniz.
Keşke dedim; bizim türümüzün (modern insanlar, Homo sapiens sapiens) yaşı 100.000 yılın üzerinde olduğunu, bu sürenin yüzde 95’inde, yani insanlığın yüzde 95 süreyi sınıfsız,
devletsiz, sömürüsüz, ezilmeden, savaşmadan geçirdiğini yazsaydınız. O dönemde kişisel servet biriktirme diye bir mefhum yoktu.
Keşke dedim; İnsanların hayatlarında ve zihinlerindeki ilk büyük değişiklikler sadece 10.000 yıl önce gerçekleştiğini söyleseydiniz. Hayvanları yalnızca avlamak yerine evcilleştirdiler, doğayı işlemeye başladılar. Tarıma geçen ‘Yeni Taş Devri’, köy yaşayışını ve savaşı yaygınlaştırarak insanların yaşamını dönüştürdü. Yavaş yavaş kentsel devrim artı değer, sınıf bölünmeleri, tam zamanlı bürokratlara silahlı adamlara dayanan yerleşik düzen aygıtının ortaya çıkardı. Böylece uygarlığın gelişmesinin bir bedeli oldu devlet ortaya çıktı.
Keşke dedim; bu devletin bütün zulümlerini korkmadan çekinmeden ortaya koysaydınız. Devlet bir rastlantı sonucu bazı insanların kendi kafasından yaratmış olduğu bir organizasyonda değil. Devlet, toplumun, sömüren ve sömürülen sınıflara bölünmesi ve çatışmaları, üretim yetersizliğinden, bölüşümdeki farklılıktan doğmuştur. HALKIN BUGÜN İÇİNDE BULUNDUĞU TÜM KÖTÜLÜKLERİN, YOKSULLUĞUN, PAHALILIĞIN, İŞSİZLİĞiN VE EŞİTSİZLİKLERİN SEBEBİ BUGÜNKÜ SÖMÜRÜ DÜZENİDİR devlet, sömürücü egemen sınıfların ezilen-sömürülen kitleler üzerindeki bir baskı aracından başka bir şey olmamıştır. “sömürücü sınıflar adına mevcut düzeni koruma ve kollama” ile görevlendirilmektedirler.
Diğer bir başlık İslam Dininde Medeniyet anlayışı, maalesef diyeceğim bilimsellikten uzak çelişki ve çarpıtmalarla dolu. Yazının uzamaması için satır ve paragraflar bazında değinmeyeceğim. İlginç, yazının başlığı İslam Dininde Medeniyet anlayışı ama yazının içeriği anlayıştan ziyade İslam’a övgü, bilimin ve medeniyetin merkezine oturtma kendinden olmayanları karalama politikası (İddialı sözler; batı sahip olduğu her şeyini ve özellikle sosyal gelişimini ve medeniyet anlayışını İslam’dan almıştır. Hiç kusursuz olan İslam medeniyetidir. İslam Medeniyeti bütün dünyaya hitap eden, her türlü görüş düşünce ve fikirlerin doğru ve iyi taraflarını varlığında bulunduran ve çağları peşinden sürükleyen insanlık tarihi boyunca yaşanmış en ileri ve parlak medeniyet kaynağıdır. Müslümanların tarih boyunca kurdukları bütün medeniyetlerin kaynağı ve rehberi kuran. vs.)
Tüm düşünce sistemleri kaynağını nereden alıyor olursa olsun tartışılmaya açıktır. Bir iddianın doğruluğu kelle sayısı ile belirlenemez. Elbette İslam medeniyeti küçümsenemez ama batı sahip olduğu her şeyini ve özellikle sosyal gelişimini ve medeniyet anlayışını İslam’dan almıştır derseniz şöyle bir soru aklımıza gelir. İslam bu medeniyetleri nereden almış? Soruyu slogan sözlerle değil bilimsel verilerle kanıtlamaya çalışalım.
Yunus Emre der ki; Mal sahibi mülk sahibi, Hani bunun ilk sahibi. Medeniyetler bütün dönemlerde hiçbir ülkeye gökten zembille veya vahiy yoluyla gelmemiştir. Medeniyetler hiçbir yerde ol deyiverince oluvermemiştir. Dinler dünyanın hiçbir yerinde medeniyet yaratmamış ama medeniyetlerin oluşmasında önemli roller oynamışlardır. Günümüzde böyle bir rol oynama şansları da kalmamıştır. Medeniyetler bir canlı varlık gibi doğmuşlar gelişmişler ve yerini yenilere bırakarak ölmüşler. Doğan bir medeniyet ölen bir medeniyetin topraklarında filizlenmiş, medeniyetler birbirlerine geçmiş, öncesinden almış, sonrakine vermiş birbirleriyle alışveriş yapmıştır. İslamiyet doğmadan da dünyada medeniyetler var idi. İsterseniz şöyle bir tarihsel kronolojiye bakalım.
M.Ö 3000 Bronz çağı Mısır Mezopotamya da devletler ortaya çıkıyor. İlk alfabe
M.Ö 2500-2000 Sargon İmparatorluğu, Mısır’ın güneyinde Nübye uygarlığı
M.Ö 2000 Mezopotamya İmparatorluğu, demirin eritilmesi
M.Ö 2000-1600 Girit’te Minos uygarlığı, Mısır da Orta Krallık, Hammurabi ile Mezopotamya uygarlığı, Kuzey Çin de kentsel devrim, Yunanistan da Mykenai uygarlığı
M.Ö 1000 Etiyopya da (Habeşistan) Aksum uygarlığı, Akdeniz de Fenike şehir devletleri
M.Ö 800-500 Hindistan, Yunanistan ve İtalya da yeni uygarlıklar
M.Ö 400-100 Mezo-Amerika’daki Olmec uygarlığı kendi yazı biçiminin icadı
M.Ö 300-100 Hindistan’da Maurya imp. İlk Çin imp. Çin seddinin inşası, Roma’nın Akdeniz havzasını fethi, İtalya’da Spartacus isyanları, Jül Sezar iktidarı
M.S 100-200 Güney Meksika ve Guatemala’da Monte Alban ve Maya uygarlıkları. Roma imp. Zirvesi, Hıristiyan Musevilik ayrışması, Konfüçyüsçü lük, Hinduizm, Buda manastırları
M.S 200-500 Roma imp. Krizi, Kölelik yerini vergiye devreder. Hristiyanlık Bizans’ın resmi dini olur. Doğu Roma imp.
M.S 600-900 Avrupa’da karanlık çağlar, Bizans imp. bunalım, Mısır Suriye, Mezopotamya ve Balkanların kaybı. Muhammed Mekke’yi (630) alıyor, İslam Ortadoğu’yu (640) Kabil (664) alıyor ve İspanya’ya kadar ulaşıyor (711) Abbasi dönemi ile parlak dönem (750)
632 yılında Muhammed’in vefatı ve Kuran’ın toparlanması ve yazılması 200-250 yıl sonra olduğunu düşünürsek, Muhammed’e ve Kuran’ına kadar olan zamanda oluşan medeniyetleri yok mu sayacağız?
İslamiyet, sade bir çöl hayatı yaşayan Arabistan’ın dışına çıkarak, eski medeniyetlere beşik olan Mısır, Filistin, Mezopotamya yayıldığı zaman bile bu coğrafyalara baktığımızda, İran, Çin-Türk, Hindistan ve Anadolu- Bizans, Avrupa-Yunan medeniyetlerini görmekteyiz. VII. asrın başlarında, Akdeniz havzasının tamamı henüz Hristiyanlığın bir parçası durumundaydı. Aynı şekilde Avrupa, Asya ve Afrika sahillerinin hemen hepsi farklı mezheplere bağlı Hristiyanlardan oluşuyordu. Doğu Roma İmparatorluğu canlılığını muhafaza ediyor ve başşehri Konstantinapol olmak üzere Suriye, Filistin, Mısır, Kuzey Afrika’nın bir kısmı ile Anadolu ve Güneydoğu Avrupa’ya hükmediyordu. Öte yandan, Bizans’ın doğu sınırının ötesindeki Pers İmparatorluğu’nun en doğu ucu ve metropolü olan Mezopotamya, VII. asrın başlarında büyük ölçüde Hristiyanlığın etkisi altında idi. Dolayısıyla da Roma Hristiyanlığın bir parçası idi. Pers İmparatorluğu sınırlarının ötesinde Arabistan’da bile putperest çoğunluk arasında Hristiyan ve Yahudi azınlıklar mevcuttu.
Diğer bir örnek hem tarihi hem de coğrafyasıyla kesin çizgileriyle ayırt edilebilen, beş bin yıldan uzun geçmişe sahip sürekli bir uygarlık tarihi olan Mısır’dır. Yedinci yüzyılda Mısır’ın İslam tarafından fethedilmesi ve ardından ülkenin Araplaştırılması ve Müslümanlaştırılmasına rağmen İslam orada beş bin yıllık bir medeniyetin üstüne oturmuştur.
Hıristiyanlık ve İslam birçok bakımdan kardeş medeniyetlerdir; ikisi de Yahudi vahiyleri ve peygamberleri, Yunan felsefesi ve bilimi mirasına dayanır ve ikisi de antik dönem Ortadoğu’sunun geleneklerinden beslenmiştir.
İslam’ın ilk asırlarında gerçekleşen fetihler sırasında, Bizans hâkimiyetindeki bazı eski bilim merkezlerinin Müslümanların eline geçmesi, Bizans’taki bilim mirasının, dolayısıyla da Grek kültürünün Müslümanlara geçiş noktalarından birini oluşturmuştur.
Yunan kültürünü İskenderiye ve Antakya’dan alarak doğudaki Urfa, Harran Cundişapur’a taşıyanların başında Süryaniler gelmektedir. Süryaniler klasik eserlerin tercüme ve şerhleriyle meşgul olduklarından böyle bir gelenek onlar arasında yaygınlık kazanmış ve daha sonra İslam döneminde devam etmiştir.
Bizans’tan getirilenlerle birlikte toplanan eserler için Halife Mansur’un sarayında bir kütüphane oluşturulmuştu. Bu kütüphane daha sonra Me’mun tarafından kurulacak olan Beytü’l-Hikme’nin temelini oluşturacaktır. Beytü’l Hikme’nin içinde bir kitaplık ve bir rasathane mevcuttu. Bu kurumun başına Süryanice Arapça eserler yazmış olan ve Yunanca da bilen, Yahya b. Maseveyh getirilmiştir. Burada Yunancadan Aristo felsefesi, Hipokrat, Galen tıbbı ve Batlamyus astronomisi önce Süryanice ’ye ve sonra Arapça ’ya çevrilmiştir. Dönemin en meşhur bilim adamlarının istihdam edildiği bu kurumda Grekçe ’den Süryanice aracılığıyla Arapça ‘ya veya doğrudan Grekçe ‘den Arapça ‘ya tercüme yapanların sayısı kırktan fazla olarak zikredilmiştir. Me’mun’un sadece Grekçe ‘den yaptırdığı tercümeler için 300.000 dinar harcadığı, Huneyn b. İshak gibi bazı mütercimlere ise tercüme ettikleri eser ağırlığınca altın hediye ettiği rivayet edilmektedir Me’mun’un, eski Yunan bilimine ait eserlerin toplanması amacıyla Sicilya’ya da görevliler gönderdiği rivayet edilmektedir.
Bu çeviriler ile Müslümanlar büyük mesafeler kastetmiştir. Felsefe, tıp, geometri, mantık, müzik alanlarında Yunanlıların, astronomi, tarih ve yine müzikte İranlıların, Hint tıbbı, eczacılık, matematik, kozmografya ve hikâye alanlarında Hintlilerin, müneccimlik ve tılsımda Nabatlılar’la Badillilerin, kimya ve morfolojide Mısırlıların ilmi eserlerinden birçoğu İslam filozofları istifade etmiş, bu eserler birçok kopya el yazması ile çoğaltılarak kütüphanelerde yerini almıştır.
Greko-Romen ve Helenistik kültürün varisi olan Bizans’ta, zaman zaman dini ve sosyal sebeplerden kaynaklanan kesintiler görülmüş olmakla birlikte, klasik bilim ve felsefe geleneği, değişik zamanlarda ve belirli alanlarda önem kazanan bazı merkezlerde devam etmiştir. Bu yapısıyla Bizans, Grek düşüncesi ve biliminin Müslümanlara geçişinde önemli boyutlarda rol oynamıştır. Bizans’ın bu fonksiyonu; İskenderiye, Urfa, Harran, Antakya, Beyrut, Gazze, Bağdat gibi merkezlerde toplanmak suretiyle medeniyetin şekillenmesinde etkin rol oynamıştır.
Aristo’nun Yunan eserleri çevrildiğinde oluşturduğu etki, bu sayfalara sığmayacak kadar ayrı bir araştırma konusu olacak denli kapsamlıdır. İbn-i Haldun, İbn-i Rüşt gibi âlimler bu çeviriler için ömürlerini harcamışlardır.
İslam Medeniyetinin maddi ve manevi temelleri vardır. Manevi temel Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in yaşayış esprisi ve sözleridir. Bugün teknolojinin hâkim bulunduğu dünyada Müslümanlar bilim, düşünce ve teknolojide bir adım bile ilerlemedikleri günümüzde yaşayan bir İslam Medeniyeti bulunmamaktadır. 2013’te Arapça konuşan 17 Müslüman ülkenin yaptığı toplam bilimsel yayın sayısı, bir tek Harvard Üniversitesi’nin yayın sayısından azdır!
Kaldı ki yazarın bahsettiği İslam dünyasında yetişen binlerce âlim dediği dünya literatüründe dört elin parmaklarını geçmez. Yazıda ismi geçen İbn-i Haldun, Mevlana, Yunus Emre, Bektaşi
hiçbiri şiirlerinde, yazılarında kitaplarında, İslam’ın kitabında geçen talan-köle kültürünü asmayı, kesmeyi, korkutmayı kendinden olmayanı dışlayan anlayışı kutsamaz.
“Müslümanların tarih boyunca kurdukları bütün medeniyetlerin kaynağı ve rehberi kuran” derken yazar burada ayrı bir çelişkiye düşüyor. Kuran rehberliğinde oluşan medeniyet Arap medeniyetidir. İslam medeniyeti Arap medeniyeti değildir. İslâm Medeniyeti; muhtelif milletlerin İslamiyet öncesi ve sonrası meydana getirdikleri bir ortak medeniyettir.
‘’Hiç kusursuz olan İslam medeniyetidir’’ derken madem insanca yaşam için varız, açlığın ve yoksulluğun açıkça engellenebilir bir teknolojik ve sınai noktayı yakalamış bulunan “allahçı kurancı medeniyet”, neden bunu görmezden gelip, bu sefil düdüğü öttürmeye devam ederek tüm insanlığın kardeşliğini ve yaşam haklarını gasp etmeye ve engellemeye devam eder?
Ayrıca dünyaca ünlü Sosyolog Gustav Löbon diye birini dünya tanımıyor ama sosyolojiden çok Antropolog, Arkeolog ve Etnolog yönleri ağır basan Gustave Le Bon var. Kimse o Henri Costen iyi demiş uygarlığı ayakta tutan üçayak İlim-Din-Ahlak bunlar batıda kalmamış. Peki, bırakalım Arapları bu saydıklarınız yaşadığınız ülkede var mı? Din tüccarların elinde, ahlak bacak arasına sıkışmış, bence en büyük ahlaksızlık insanın insanı sömürmesi, köle kültürü. Bunu kutsal kitaptan silebiliyor musun? İlim ise, bu yazıyı yazarken Mühendis olan yeğenim Türkiye’den aradı. İş başvurusu kabul görmüş, görüşmeye çağırmışlar. Hangi cemaatlerde bulunursunuz, cuma günleri hangi camiye gidersiniz gibi bilimsel sorular sorulmuş
Diğer bir başlık Medeniyet ülkesi Türkiye, biliyorum yazım uzayacak ama sağ olsun yazarımız bana fazla eleştirilecek konu bırakmamış. Yazının iki değişik yerinde ‘’metafizik ruh kökü’’ geçiyor. Sanırım bu alıntı 18.10.2014 tarihli Yeni Şafak NEDİR PEKİ MEDENİYET DEDİĞİN başlıklı yazıdan alınmış. Keşke bu alıntıyı yaptığı yeri ve metafizik ruh neymiş bize açıklasaydı. Bilimsel dünyanın çöp sepetine giden iki terim metafizik ve ruh ama onsuz olamaz imişiz. Arkeologlar kazdıkça Türkleşiyor imiş, yukarda medeniyetleri ve kimlerin nerelerde ne zaman yaşadıklarını yazdım. Yazarın da eline sağlık kazı yapılan yerler ve Dünya mirasları listesine giren bölge ve eserlerin tarihleri yazılmış. Bu mirasların sahipleri görüldüğü üzere değişik topluluk ve uygarlıklar. ‘’Yabancı Arkeologlar kazdıkça Türkleşiyorlar imiş’’ Kazı yapan adamın Türkiye ve Türk insanı sevmesinden daha doğal ne olabilir ama anlamadığım neden Türkleşsin, hadi Türkleşti, bütün dünyanın mı Türkleşmesini istiyorsunuz? Sadece Avrupa’da bir milyona yakın Türk insanımız Avrupa pasaportu taşıyor. Keşke dedim şu medeniyet yazınız ırkçı damarlar kabarmadan yazılsa daha etkili olurdu diye düşündüm.
Evet değerli dostlar ve okuyucular bir yorumun sonuna geldim, yazdıklarım doğrunun ölçütü değil eleştiriye açık. Çünkü bilimde mutlak yoktur. Tek taraflı okuyup, yazanlara karşı sağır kaldıkları taraftan bir pencere açmaya çalıştım. Okuyucu üzerinde algı operasyonu yapmaya çalışan yazılara karşı bilimselliği ön plana alarak alternatif görüşler sundum. Umarım bu tür yazıları yayınlayan değerli yayın kurulu benim yazımı da yayınlayarak okuyucunun bir sağlama yapmasına olanak tanır.

Dostlukla kalın
anlamak.org

Alıntı ve yararlanılan kaynaklar
Halkların Dünya Tarihi Chris Harman
Mukaddime 1-2 İbn-i Haldun
Uygarlık Tarihi Server Tanilli
Siyasal Düşünceler Tarihi Richard Bellamy
Tarihle Söyleşiler 1 Ali Alfatlı, Ali Başpınar
İslam Medeniyeti Arap Medeniyeti Değildir Mehmet Şeker

Name of author

Name: webmaster

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: