Anlamak Aşmaktır

Bilim İtaatsiz Olana İhtiyaç Duyar

Home » Utanç Abideleri

Utanç Abideleri

Genelinde ülkeler tarihlerinde toplumsal geçmişleri ile ilgili onur duyacak kazanımlarını abideleştirip korurlar. Hatta turizme açarak tanıtımını da yaparlar. Hangi ülkeye gitseniz hepsinin de kendine göre öğünecek abideleri vardır. Yine her ülkenin tarihinde keşke bunları yapmasaydık diyeceği, üzüldüğü utandığı olayları da vardır. Kimi ülkeler utanacakları olayların üzerini örterken, kimileri de gelecek nesillerine örnek olsun, bir daha bu kötülükler yaşanmasın diyerek utanç abideleri dikerler. Örneğin Almanlar Solingen’deki yanan evi müze yaparken, biz Türkler Madımağı Sivas’ın ortasında et lokantası yaparız. Aklımızca katliamın üstünü örtmek unutturmak isteriz.

Etki tepkiyi doğurmazsa anlamsız kalırmış. Ülkede tepki gösterecek o kadar çok olumsuzluk var ki yetişene aşk olsun. Nasıl işsizlik, yoksulluk kol geziyorsa, utanç abideleri de kol geziyor. Ben tarihin eski sayfalarına değil son bir ayı toparlamaya çalışacağım.

3 Kasım 1996 günü cinayetlerine bir yenisini eklemek için devletin içindeki çetelerle geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybeden Çatlı’nın 12. ölüm yıldönümünde kabrine çiçek bırakan M. Yazıcıoğlu ’’Çatlı’nın tertemiz bir Anadolu yiğidi olduğunu ve vatanın çıkarları için kendisini hiçe sayardı diyor.’’ 15 Şubat 2009 tarihli Radikal manşetinde ise “Madımağın müze filan olması doğru şeyler değildir. Neyin müzesini yapacağız? O zaman Türkiye’nin her köşesini müze yapmak lazım.” diyor. Çok da doğru söylüyor. O vekil olarak katliamların yerini sayısını ne amaçlarla yapıldıklarını benden daha iyi bildiği için tek tek müzeler yerine bir tane açık hava müzesi yapılsın şu ekonomik dar boğazda daha tasarruflu olur demek istiyor. Tabii bu tür demeçleri, söylemleri bir vekil ağzından duyunca karanlık iyiden insanların üstüne çöküyor, ülkede yaşamak insani değerler, iyimser olma koşulları bitiyor.

Ateş düştüğü yeri yakar derler. Hiç okulun önünde oğlunuzu, işyerinde babanızı, arabanın içinde kardeşinizi, hain pusularda arkadaşınızı sırtından alçakça vurularak faili meçhullere havale edilip, yıllarca acı içinde katilin yakalanmasını beklediniz mi? Binin üzerinde operasyon yaptık diyen, yıllarca dokunulmazlık kılıfında saklı kalan faili meçhuller müdürü Ağar 9 Şubat 09 günü yargı önüne çıktı. ”Ne yaptıysam yüce Türk devleti için yaptım, bütün yaptıklarımı dönemin Başbakanı bilgisinde yaptım” dedi. Erzurum valisi iken nikâh şahitliği yaptığı H. Kırcı’yı, aynı apartmanda oturduğu komşusu Ömer Lütfü Topal’ı tanımadığı gibi, Abdullah Çatlı’yı da tanımadı ama görev yaparken hizmet kusuru ve ihmalinin olabileceğini söyledi. Bin operasyonu nerede, nasıl kime karşı yaptığını söylemezken, yalnız yapmadığını ’’vatan için kurşun atan da yiyen de şereflidir’’ diyen döneminde en fazla faili meçhul olan başbakanı Çiller’i işaret etti. Ateş artık sadece düştüğü yeri yakmıyor, insanlık onuru olan herkesi yakıyor. Abdi İpekçi’nin kızı otuz yıldır babasının katilini arıyor. 80 yaşındaki Dilşah Teyze on yıl önce evinden götürülüp yok edilen kocası Fikri’nin kemiklerini arıyor. Sesini duyuramayan binlerce insanımız yakınlarının cesedini arıyor. Belki de bir çift dua okuyup acılarını dindirmek için. Adalet bir olayın sorumlularının bulunup yargılanmasıdır. Bir ülkede binlerce operasyon yapıp ta kimseye hesap vermeyen müdürler, bakanlar, başbakanlar, paşalar rağbet görerek geziniyorsa, ben adaleti arıyorum.

2 Şubat tarihli Radikal gazetesindeki başlığı görünce şaşırdım. Hani bazı anlar vardır ki, duyduğunuza veya okuduğunuza inanmak istemez etrafınıza bakınır tasdik ettirmek için bir şahit ararsınız. ’’Demirel: Derin devlet askerdir’’ Demirel, derin devlet tartışmalarını yorumlarken “Devlet tektir, tekliği hayatidir” dedi. Ancak arkasından askeri darbeleri hatırlatarak ekledi: O zaman asker devlettir. Yahut derin devlettir. Bunu söyleyen köylü Mehmet emmi değil, bu zat-ı muhterem 1960 ılı yıllar itibarıyla politik yaşama girmiş, keşif ve konaklamadığı mevkii kalmamış, Başbakanlık kariyerini 1993 yılında Cumhur başı olarak taçlandırmış kendi deyimi ile ülkenin 35 yıl kaderini belirlemiş. Şimdi ise bir ayak çukura yaklaşınca emekli paşalar gibi azar azar, alıştıra alıştıra, ürkütmeden, üzmeden, küstürmeden bazı gerçekleri açıklamaya çalışıyor. Bana da MARX’ın o meşhur sözünü anımsatıyor. Ölümüne yakın Marx’a sorarlar; ’’Ölmeden önce söylemek istediğin son bir şey var mı? Marx; Ölmeden önce son şeyler söylemeye çabalayan insanlar, yaşamları boyunca tamı tamına hiçbir şey söyleyememiş ahmaklardır.’’

Değerli okurlar Demirel işkembeden konuşmuyor bildiklerini, gördüklerini yaşadıklarını söylüyor. Madem asker derin devletti, bunların hepsini gördünüz işlenen yasadışı bütün suçlara iktidarınız döneminde göz yumdunuz, zaman yaklaşıyor ve vicdan azabı çekiyorsunuz. Çok yazık çok, bu konuşmalar yargılanmalı değilse utanç abidesi olacaksınız.

Partinin biri Tunceli’de evlere beyaz eşya dağıtırken, diğer parti İzmit’te her mahalleye kuran kursu açacağını vaat ediyor. Bunlara yorum yapmayacağım size havale ediyorum. Hani bir söz vardı ya, tencere tencereye dibin kara demezmiş.

Bunlarla da kalmıyoruz, 90 yıllık Kürtleri Türk yapma politikasının iflası bir suç itirafının diyeti TRT ŞEŞ. Biz Türkler çok kısa bir zamana kadar Kürtçe diye bir dil yok diyorduk. Kürtlerin “dağlı Türkler” oldukları, Kürt sözcüğünün “karda yürürken çıkarılan kart-kurt sesinden kaynaklandığı söylüyorduk. İnsanlara Kürtçe konuştuğu için dayak atıyor işkence yapıyor, hapislere atıyorduk. Kürt sorununun çözülmesinden yana tavır koyan insanlarımızı faili meçhul cinayetlerde kurban vermiştik. Bugün Kürtçe televizyon açıyor ama Kürtçe konuşacak insan bulamıyoruz. Şu asimilasyon denilen insanlık suçunu işlemiş ama utanç abidesini hala dikememişiz.

 

Ağaç baltaya demiş ki

Sen beni kesemezdin

Ama ne yapayım ki

Sapın benden

Ölen ben

Öldüren benden

Şimdide bu sözlerin sahibi, hapislerde çürüttüğümüz sonrada kaçırttığımız Nazım Hikmet’i tekrar vatandaşlığa alarak kemiklerini getirmek istiyoruz. Bu ne büyük densizlik, bu ne büyük gaflet. Siz dürüstlüğün resmini yapabilir misiniz beyler? Seni düşüncelerinden dolayı kovalayan, kaçıran sistem senin kemiklerini getirmek istiyor. Daha da ilginci aynı sistem kendinde bir değişiklik yapmadan halen 301 gibi bir anti demokratik maddeyi bağrında taşıyarak, halen düşünenleri tutuklayarak ve Nazım’ın kemiklerini sızlatarak bir ikiyüzlülük sergiliyor. Yaşam kültürünü değil ölüm kültürünü kutsuyor. Ölen askere tören düzenliyor, sağ kurtulanı hapse gönderiyor. Yaşarken Nazım’ı öldürmek için kovalıyor, ölünce kemiklerini getirmek istiyor. Bir de utanmadan yaptıklarına İade-i itibar diyorlar. Nazım, Türk halkının yüreğinde hiç bir zaman itibarını kaybetmedi, o zaten hep bizim aramızdaydı. Hem siz kim oluyorsunuz ki, itibar iade edeceksiniz.

Bence Nazım’ın kemikleri gelmesin ve bu tarihsel utanç sayfamız şimdilik açık kalsın. En azından emeğe, insan yaşamına, düşünme özgürlüğüne, farklı dillere dinlere, kültüre, kimliğe saygı duyan bir ülke olana kadar. Açık kalsın ki, bütün utanç abidelerini konuşabilelim yüzleşelim, yargılayalım.

Bu yazı 15.02.2009 tarihli Öteki.com sitesinde yayınlanmıştır

anlamak.org

Name of author

Name: webmaster

%d blogcu bunu beğendi: