Anlamak Aşmaktır

Bilim İtaatsiz Olana İhtiyaç Duyar

Home » Körlük beraberinde kölelik getirir

Körlük beraberinde kölelik getirir

Çoğunluğu renk körlüğü olmak üzere ansiklopedik bilgilere göre yedi, sekiz tür körlük çeşidi vardır. Burada ele alacağımız körlük mecazi anlamda, yaşadığı dünyayı, bilimsel gerçekleri görmeme bilmeme üzerine. Peki nasıl oluyor da insanlar yaşadıkları bu hayata kör bakıyor veya kör kalmak zorunda bırakılıyorlar? Çünkü bu körlük beraberinde insanların köleliğini, köle gibi yaşama koşullarını getiriyor. Kendi kendime hep sorarım şu yaşadığımız kapitalist düzeni ve çalışma şeklini anlamak o kadar zor mu? Aslında düzeni anlamak için ne ciltler dolusu kitap yazmak ne de binlerce sayfa okumak gerekir. Bu düzen gözlerimizin önünde işgal, talan, yalan, yağma ve artı değere el koyarak çalışıyor. Bu düzenin çarkı sadece kar sermaye ve para üçlüsü ile dönüyor. Nasıl olurda ezilenler bu düzeni anlayamadıkları gibi daha da kötüsü kendilerini ezen, sömüren sınıfla bütünleşerek onların haklarını savunuyorlar. Bu noktada insanın aklına takılan ilk soru şu oluyor; insanlık gerçekten hakikati arıyor mu, arıyor da bulamıyor mu?

K. Marx, toplumda egemen olan fikirler egemen sınıfın fikirleridir diyor. Yani üretim araçlarına sahip olanlar mutlaka eğitim araçlarına da sahipler. Sınıflı toplumun olduğu bir ülkede mutlaka sınıf diktatörlüğü de vardır. Kapitalist baskı ve sömürü, beraberinde kendi karanlık kültürünü de getiriyor. Bu kültür kişileri kendi ağır baskı ve sömürü gerçeklerinden uzaklaştırırken, birbirleriyle yarışa ve çatışmaya sürüklüyor. Din, dil, ırk, vatan, millet, sakarya ötekileştirmeleri aslında gerçek ötekileşmeyi fark ettirmiyor. Egemen ideoloji kendilerine uygun gazeteci aydın, dinci, sağcı, solcu tipleri yaratıyor. Böylelikle dünyayı görmek ve göstermek istedikleri biçimiyle anlatıp ve ona uyumlu bir toplum oluşmasını sağlıyorlar. Böylelikle kişi yanlış eğitim sayesinde yaşadığı çağın bilimsel birikimine göre cahil kalıyor, belirli doğmaların tutsağı olurken, araştırma ve öğrenme motivasyonunu yitirip körler ordusuna katılıyor. Bu iş nasıl yapılıyor; bu iş her dört veya beş yılda demokrasi hokkabazlığı altında yapılan seçimlerde seçilen partilerle yapılıyor. Bu iş nasıl yapılıyor; yüzde doksan küsürü müslüman olan bir ülkede din üzerinden yapılıyor.

Bu işi nasıl yapıyorlar; iki dönem düzenin kusursuz taşeronluğunu yapan AKP, üçüncü defa haydi bir daha, haydi bir daha, ilahili-türküsüyle tekrar seçildi. Seçimlerde dolaştığı bütün il ve ilçelerde kulaklarımıza zorla sokulan “Aynı yoldan gelmişiz biz / Aynı sudan içmişiz biz / Yazımız bir, kışımız bir / Aynı dağın yeliyiz biz”  şarkısının dahası var, aynı bağın gülleriymişiz biz… Ne hikmetse bu ülkede kendi istatistiklerine göre yüzde doksanı açlık ve yoksulluk sınırında yaşayan halk hiçbir zaman sizinle aynı suları da içmedi, aynı bağın gülleri de olmadı. Bu fakir halkın ne yazı ne de kışı sizin gibi olmadı, olmadığı için kışın torbalarla sadaka dağıtır gibi kömür dağıttınız. Halkın gözünün içine baka baka yalan söylediniz. İki dönem iktidarınızda kendi saltanızı kurup kendi zenginlerinizi yarattınız. Ne işsizliğe ne de yoksulluğa bir çare olmadınız, uygulamalarınızla bir korku imparatorluğu kurup bütün demokratik hak ve özgürlükleri gasp ettiniz. Hakkını arayanı korkutup kul köle olmasını istediniz.

Diğer sömürü kanalı din üzerinden yürüyor. Hani ramazan geliyor ya, Türkiye televizyonlarını bilmiyorum ama Avrupa’da yayın yapan bütün kanallarda artık yeter dercesine her on dakika da bir tekrarlanan bir reklam var. Kucağında çocuğu olan fakir bir kadın doktor kontrolü için bekler. Sırası gelir muayene sonrası doktor: ‘’Ah kızım bu çocuğa hiç iyi bakılmamış, iyi beslenmesi gerekir” der. Kadın; “iyi diyorsun da doktor bey bizim yiyecek ekmeğimiz yok” yanıtını verir. Doktor; “inşallah ramazan öncesi tatilciler sizi unutmaz zekatlarını verirler, sizler de sağlıklı bir yaşama kavuşursunuz” der ve ardından “birlikte iyi bir gelecek için İslam Reliefe yazısı” gelir. Din adına yardım toplayanlar yeterince dejenere olunca yalan diplomalılara, doktora, profesöre, bilim adamlarına söyletilmeye başlandı. Herhalde böyle daha inandırıcı oluyor. Reklamdaki doktor “gelin bu ezen, sömüren düzeni değiştirerek sorunu kökünden halledelim” demek yerine, insanları zekat paraları ile sağlığa kavuşturmaya yönlendiriyor. Evet soygunun sadece ismi değişiyor, Deniz Feneri gidiyor, İslam Reliefe geliyor. Eğer vicdanınız var ise elinizi üzerine koyun. Topladığınız zekat ile kaç fakirin hayatını düzelteceksiniz? Eğer bu işte samimi iseniz dürüst tavır koyun, yoksulluğu, fakirliği oluşturan nedenlerle uğraşın. Efendiye dur deyin, köleyi kurtarın. Bu reklamın hemen ardından kitap reklamı geliyor: ‘’Yasemin’in Çığlığı – Yalnız kadınlar, nasıl kötü kadın oldu, nasıl eroin bataklığına düştü?”… Kitabın kahramanı neticede mutlaka dine sarılarak kurtuluyordur. 7 tane kitap bir arada 59 euro’dan 29 euro’ya düşürülmüş ve hemen ısmarlarsanız 10 euro hediye kuponu… Yani 7 kitap 19 euro sudan ucuz. Peki bu işten para kazanıyorlar mı? Kesinlikle değil, talep edilen ücret 7 kitabın maliyeti olmaz ama insanları köreltmek için para döküyorlar adına da “Avrupa’da Türk kültürü” diyorlar.

Düzen ve cambazları böyle çalışırken peki halkımız ne yapıyor? Yani halkımızın hiç mi suçu yok? Sevgili halkım bana yıllar önce okuduğum Lev Tolstoy’un Efendi ile Uşak kitabında geçenleri anımsattı.

Bir ağaçlığı yok pahasına almayı kafasına koyan efendi, karlı fırtınalı bir günde uşağını yanına alarak kızaklı At ile yola çıkarlar. Yolda kar ve tipinin olanca hızıyla devam etmesi onları bir köyde mola vermeye zorlar. Sabaha kadar kazanacağı paraların hayali içerisinde gözüne uyku girmeyen efendi, bütün gece para hesabı yapar ve bir an önce başka alıcılar gelmeden mala sahip olmak ister. Sabah olduğunda kar ve fırtınanın artması, yolların kapanması, ev sahibinin, köylülerin bu havada yola çıkılmaz ısrarı efendiyi amacından vazgeçiremez. Tekrar yola çıkan efendi ve uşak göz gözü görmeyen fırtınada hazin sona gelirler. Atın kızağı çekemediği bir yerde dururlar ve devamlı yağan karın altına gömülürler. Bütün geceyi kar altında geçiren uşak delik olan çizmelerinden giren kar ve soğuk ile yavaş yavaş parmakları donmaya başladığında artık ölüm zamanının geldiğine inanarak efendisini kontrol etmek ister. İki kere seslenir, bir cevap alamaz. Ertesi günü köylüler kar altında iki ceset bulduklarında efendi gerçekten ölmüş ama kötü hava şartlarına alışık olan uşak giyimi kuşamı da oldukça kötü olmasına rağmen iki ay hastanede kalarak ve üç parmağı kesilerek yaşama döndürülür.

Burada verilen ana fikir, kötü hava koşullarını çok iyi bilen uşak bu koşullarda yola çıkılamayacağını efendisine söyleyemez, efendinin ölümüne üzülür ve kendini suçlu hisseder. Çünkü hayatı boyunca hiç kendi iradesini kullanmadan yaşayan, hep başka birinin emriyle hareket eden bir uşak nasıl olur da efendisine düşüncelerini söyleyebilir. Diğer bir ana fikir ise öleceğini anladığı anda gerçekten buna sevinir ve çabuk olması için dua eder. Zaten hayattan zevk almadığını, bütün ömrünün ardı arası kesilmeyen bir kölelikten ibaret olduğunu mırıldar. Kaybedecek bir şeyi olmayanların ölüme güle oynaya gidebileceklerinin işaretini verir.

Buraya kadar olan bir Rus kölesinin çarlık efendisine olan vicdanlı tapınmasıydı. Tolstoy’un bu eseri üzerine yüz yıldan fazla zaman geçmiş. Bu zaman zarfında köle, önce uşak olmuş, sonra serf ve günümüzde işçi unvanını almış. İsmi devamlı değişmiş ama, zekat toplayanlara göre kaderi hiç değişmemiş. Ezilmekten, sömürülmekten zulümden bir türlü kurtulamamış. İşte bu düzen küçük bir mutlu azınlığa servet üretirken, büyük bir çoğunluğa da yoksulluk üretmiş. İşsizlik ve yoksulluk bu düzenin vazgeçilmez iki unsuru olmuş.

Bu kapitalist düzeni korumak da burjuva devleti ve onun partilerine düşmüş. Yani neticede şu gerçeği kabul etmek zorundayız. Daha yüz küsur yıl önce, köle de / uşak da efendisinin derdini kendi derdi sayıyor ve kendi kötü yazgısını değiştirme olanaklarını da kendi elleri ile yok ediyordu. Bugünün Türkiye’sinde adı değişen ama kaderi değişmeyen işçi emekçi ve yoksul şunu bilmek zorundadır. Köle, kölelikten kurtulmak istiyorsa öncelikle kendinden, beyninde nasırlaşmış geleneksel kalıplardan kurtulması gerekir. Devlet halkın değil, devlete sahip olanların hizmetindedir. Halk, devlet ve sahipleri için kayıtsız şartsız feda edilebilir.

Bu gerçek kavrandığı oranda daha iyi bir dünyanın mümkün olacağı kavranır. Bu gerçek kavranmadığı ölçüde köleliğin yeni biçimleri ile tanışılır.

Bu yazı 2012 tarihli Turnusol.biz siteetesinde yayınlanmıştır
anlamak.org

Name of author

Name: webmaster

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: