Anlamak Aşmaktır

Bilim İtaatsiz Olana İhtiyaç Duyar

Home » Dışarıdan bakınca Türkiye nasıl görünüyor?

Dışarıdan bakınca Türkiye nasıl görünüyor?

Kasım ayında Zürih’te birer hafta arayla Ragıp Zarakolu, Beyza Üstün ve Zakarya Mildanoglu’nu dinledim.

Ragıp Zarakolu’nu İsviçre’nin en büyük organizasyonlarından Literaturhaus getirdi. Literaturhaus dünyada ezilen halkların yılmaz savaşçılarını, yazar, filozof ve bilim adamlarını konuk etmekle isim yapmış bir kuruluş. Zarakolu kendini anlattı, Türkiye’yi anlattı, yazarlık ve yayıncılık mesleğinin ülkesindeki zorluklarını anlattı. Aynı gecede İsviçre insan hakları temsilcisi, ETH – Üniversitesi profesörleri konuştu. Zarakolu İngilizce yaptığı konuşmada çoğunluğu İsviçreli olan izleyicilerin soru yağmuruna tutuldu. Birbirinden ilginç sorular arasında bir dinleyici Zarakolu’nun bu kadar zulümden sonra halen mutlu olup olmadığını sordu? Tabii ki yanıtı İsviçre’ye kadar geldiğine göre ‘evet’ oldu.

Beyza Üstün, Dünyanın en başarılı 10 Üniversitesinden biri olan Zürih ETH – Üniversitesi davetlisi olarak geldi. Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi olan Prof. Beyza Üstün ETH – Üniversitesinde su havzalarının korunması, havzalara yapılan kapitalist müdahalelerin suya ve ekosisteme etkileri, endüstriyel atıkların ekosistem üzerindeki etkilerini anlatan başarılı bir sunum yaptı. Zürih kentinde antifaşist-antiemperyalist bir kitleyi yıllardır bünyesinde barındıranMozaik Derneği’nin davetini de geri çevirmeyen Beyza Üstün son gecesinde Mozaik dinleyicileri ile buluştu. Dalında ihtisas sahibi, aynı zamanda Türkiye’de Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu üyesi olan Beyza Üstün, resimlerle, belgelerle Türkiye’de suyun nasıl metalaştırılıp egemenlere pazarlandığını anlattı. HES projeleri ile su hakkının proje sahibine devredildiğini ve bunlara karşı yurt içi ve yurt dışı herkesi mücadeleye çağırdı.

2012 yılı Ermeni Basın Yayın tarihinin 500. yılı dolayısıyla Avrupa turnesinde olan Agos gazetesi yazarlarından Zakarya Mildanoğlu, Mozaik dostlarını ihmal etmedi. On yıllık bir çalışma ürünü olan Ermeni Basın Yayın tarihini video ve belgelerle anlattı. Erivan‘ın Dünya Kitap Başkenti ilan edilmesini bildirirken birbirinden ilginç sorulara açık yüreklilikle yanıtlar verdi. 1914 yılında Osmanlı’nın isteği üzerine devlete belgelerle sunulan Ermeni kilise ve manastır sayısının 4000, okul sayısının 2000 civarında olduğunu bildirdi. Bugünki sayı nedir sorusuna yanıtı 30-40 civarındadır dedi ve ekledi ‘’Sözde Ermeni soykırımı da bu olsa gerek…’’

“FINDIKLI ÇİKOLATALAR TEMİZ DEĞİL…”

Eve geldiğimde mail kutusunda mutlaka oku uyarısıyla bir gazete web adresi vardı. Gazeteye girdim ve (Haselnuss-Schokolade ist nicht sauber) “Fındıklı çikolatalar temiz değil” başlıklı yazıyı okudum. Dünyada çikolata denilince akla İsviçre gelir. Gazetenin çok uzun yazısını kısaltarak aktarıyorum.

‘‘Türkiye Fındık üretiminde dünyada en önde gelen ülkelerden. İsviçre çikolata endüstrisi ihtiyacının dörtte üçünü yıllık on bin ton fındık Türkiye’den karşılanıyor. Alıcıların başında, Lindt & Sprüngli, Migros, Chocolat Frey, Nestle gibi İsviçre devleri var. Şikâyetlere dayanamadık ve olayı yerinde görmek üzere hasat zamanı İsviçre Ticaret odası başkanı Franz U. Schmid ve Firma temsilcileri Türkiye’ye gittik. Gözlerimize inanamadık, çok kötü şartlar altında 12 yaş civarında (hungerlohn) çocuklar karın tokluğuna çalıştırılıyor. Bu konuda özellikle sezonluk göçmen Kürt çocukları suistimal ediliyor. Durumu Türk hükümetine ve üretici Firmalara bildirdik. 2013 yılında sorumlu bakanla bir toplantı yapacağız, bu zaman süresince üretici firmaları kendimiz denetleyecek durumda düzelme olmazsa Türkiye’den fındık alımını gözden geçireceğiz‘‘

Bu yazıyı ben okuduğumda altında kapitalizme ve Türk hükümetine ateş püsküren 165 yorum vardı. Evet değerli okurlar yazıdan anlaşıldığına göre Avrupa kapitalistlerinin vicdanı sızlamış ya bizimkiler?

Bitmedi, Ragıp Zarakolu’nun konuşması sonrası verilen kokteylde hapishanede tutuklu yazarlara yardım amaçlı satışa sunulan birkaç kitap aldım. Yatmadan birine şöyle göz attım, fazlasını okuyamadım içim burkuldu. Sizlerle paylaşmak istedim çünkü ülkemi, bizi yönetenlerin insanlık anlayışlarını, vatanı koruma adına koydukları ırkçı, şoven terör yasalarını anlatıyor.

“KAMBER ATEŞ NASILSIN?”

‘’Kamber Ateş, 12 Eylül’de idamdan müebbette dönen kararla kendi deyimi ile Karşıyaka mezarlığı yerine Mamak askeri cezaevine gitmiş. Ceza müebbet olduğu için tecrit hücrelerinde bir başkasıyla kalır. Günün birinde bir mektup alır. Mektupta önümüzdeki görüşte anneni ziyaretine getireceğiz, ölmeden bir oğlumu göreyim diyor. Kamber mektubu okur hüzünlenir. Korkusu annesi Türkçe bilmiyor, ağzından bir Kürtçe kelime kaçırırsa ikisinin de yaka paça atılıp coplanmasından ele güne annesine rezil olmaktan korkar.

Görüş günü gelir, sıcak su olmadığından buz gibi suyla banyosunu yapar tıraşını olur. Heyecanla tecrit hücresinde 3,5 adımlık voltasına başlar, kulağı hoparlörde okunacak isimlerdedir. Beşinci ismin okunması ve kapının açılması ile göz bebekleri yerinden oynar karşısında annesi ve kardeşi. Annesi çığlığı andıran bir sesle ‘Kamber Ateş nasılsın?’ der. ‘İyiyim can annem iyiyim!’. Kadın sevgi kesilen gözlerinden boşalan yaşlarla oğlunu okşarcasına bakar, bakar ’Kamber Ateş Nasılsın?’. ‘İyiyim çok iyiyim, siz nasılsınız’. Kadın susar başını önüne eğer, bekler sonra ta oğlunun gözlerinin içine bakarak sorar ’Kamber Ateş Nasılsın?’

Özlemin söze gerek duyduğu bu en yakıcı anda ana-oğul birbirlerine kendi ana dilleriyle seslenemezler. Belli ki anne yolda dersine iyi çalışmış üç sözcüğü öğrenmiş. Kardeşi; ‘biz iyiyiz, bizi hiç düşünme sen kendine iyi bak’ derken anne biraz zaman geçince yeniden oğlunun gözlerine bakarak ’Kamber Ateş Nasılsın?’ der. Oğlunun gözlerinden yanaklarına doğru iki damla yaşın süzüldüğünü görür anne… Dillere kilit vurulmuştu ama gözlere henüz mil çekilmemişti! Öyleyse dilin olmadığı yerde gözler konuşacaktı. Anne gözlerine en şefkatli duruşu, sesine en yumuşak tonu vererek; ’Kamber Ateş Nasılsın!’ diyecekti. Bunun anlamı; oğlum sağlığın yerinde mi, bir derdin var mı, karnın doyuyor mu, sırtın pek mi, bir şey istiyormuşsun, çamaşır göndereyim mi, kışlık çorap öreyim mi, burada işkence çok mu? Demekti. Görüş bitti anlamına gelen düdüğün tiz sesi duyuldu. Anne, hoşça kal canım yavrum anlamına gelecek o tek cümleyi, el sallarken bir kez daha yineler; ’Kamber Ateş Nasılsın?’ ve giderler.”

Bazen bir düşünceye ulaşmak için çok düşünceye ihtiyaç oluyor, o düşünceye ulaşmak için de akıntıya karşı yüzmek gerekiyor. Ünlü filozof Descartes‘’çürümeyi tanımak yetenek gerektirir’’ diyor, bizdeki çürümeyi tanımak için sokağa çıkmak yeterli. Sizce çok uzaklardan bakılınca Türkiye görünmüyor mu?

Bu yazı 2012 tarihli Turnusol.biz siteetesinde yayınlanmıştır
anlamak.org

 

Name of author

Name: webmaster

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: