Anlamak Aşmaktır

Bilim İtaatsiz Olana İhtiyaç Duyar

Home » Efendiler Değişirken

Efendiler Değişirken

Her dönemde kapitalizmin yarattığı yoksulluk ve eşitsizlik toplumlarda büyük tepki çeker. Bunu çok iyi bilen burjuva partileri genelinde antikapitalist sloganlarla yola çıkarlar

Adına referandum denilen trajedik oyun sonrası ülkeyi kimlerin yöneteceği belli oldu. Demokrasi, demokratikleşme adına yapılan bu referandumda oy verenlerin çoğunluğu neyi oyladıklarını bilmezken, partiler de birbirlerini suçlamak dışında ne oylandığını anlatmadılar. Referandum denilince dünyada ilk akla gelen ülke İsviçre’dir. İdaresi yarı halk yönetimi olan İsviçre’de referandumlar çok sık olur. Hoşunuza gitmeyen konuları yüzbin imza toplayarak halk oylamasına taşıyabilirsiniz. Oylanacak konu hakkında partiler öyle milyonlarca para harcayarak şehir, şehir dolaşarak laf cambazlığı yapmaz, halk da o cambazları dinlemez. Evlere gelen oylama zarfı yanında küçük bir kitapçık bulunur. Bu kitapçık tamamıyla tarafsız hazırlanmış olup hiç bir tereddüte meydan vermeden oylanacak konuyu anlatır. Seçmen bu kitapçığı okuyarak oy pusulasını doldurup postaya verir. Ne ülke gündemi durur, ne milyarlar harcanır, ne politikacı aylarca şehir şehir dolaşır, ne de oylanacak konu saklanarak demokrasicilik taklidi yapılır.
Küçük bir referandum dersinden sonra gelelim asıl konumuza. Toplumsal ilişkiler her şeyden önce ekonomik ilişkilerdir. Her dönemde egemen olanlarla, egemen olunanlar arasında sınıfsal mücadele sürerken egemenler arasında da iktidar mücadelesi sürmüştür. Egemenler arasında bu mücadeleyi kazanan kısım kendi hukukunu dayatır. Bu mücadele bütün toplumlarda kendisini göstermiştir. Örneğin krallık döneminde aristokrasi ile burjuvazi egemenlik için çarpışmıştır. Fransa’nın en uzun süre (72 yıl) tahtta kalan aristokratik kralı XIV. Louis yeşeren burjuvaziye karşı o meşhur sözünü söylemiştir. (l’État c’est moi) Devlet benim. Bugünün anlamıyla yasama, yürütme ve yargı da bana aittir demek istiyor. Osmanlıda olduğu gibi, padişah aynı zamanda peygamberin halifesidir. Durum böyle olunca yetki de tamamıyla padişaha ait olmuştur. Osmanlı yetki paylaşımını yani taht kavgasını devamlı kanlı çözmüştür. Burada saymakla bitiremeyeciğimiz taht kavgalarında en çok değer verdiklerimiz bile (Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim) kardeşlerini öldürmekten geri kalmamıştır. Bugünü düşünecek olursak, ülkemizde bir efendi değişimine gidilmektedir. 90 yıldır içimize kurumlarımıza, okullarımıza, aydınlarımıza beynimize giren kemalizm düşüncesi ve efendileri giderken, inşallah maşallah kültürüyle gündemimize oturan AKP efendileri koltuğu teslim almaktadırlar. Darbelere alışık olduğumuz ülkemizde umulanın tersine efendi değişimi kansız olmaktadır. Burada vurgulamak istediğim, her iki tarafın da ortak inancı Amerikan emperyalizminin desteği olmaksızın bu değişime dur diyen darbenin olamayacağı. ABD’nin onayı olmaksızın hiçbir siyasal partinin iktidarda kalamayacağı. Bu gerçeği bilen taraflar ülkedeki efendi değişiminin de iç dinamiklerle olmayıp, tümüyle dış dinamiklere bağli olmasının kabulüdür. Burada ki sorumuz nasıl oldu da ABD 90 yıllık kemalizm düşüncesinden ılımlı islama geçiş yaptı? Tabii bu sorunun yanıtı kemalizm ve AKP’yi anlamaktan geçiyor.

Kemalizm neydi, ne oldu?

Bütün siyasal ideolojiler kendi varoluşlarına meşruiyet kazandırabilmek için kendilerini bir doktrin ile ilişkilendirirler. Kemalizm, Osmanlı’nın çöküşü ve Cumhuriyet’in kuruluşu yıllarında, yeni bir burjuva devlet oluşturma sürecinin ideolojisidir. Ülkede yabancı işgal güçlerinin olduğu zamanda bir antiemperyalist dil kullansa hatta kurtuluş savaşını bir antiemperyalist savaş olarak lansetselerde uygulamaları ile kapitalizmin kuyruğuna takılmışlardır. O dönemde solcular kemalist, kemalistler solcu gibi görününce kemalizm sol olarak anlaşılmış ama devrimci bir sol ile uzaktan yakından bir akrabalığı olmamıştır. 1923 yılında cumhuriyet ilan edilmiş, devletin adı değişmiş ama Osmanlı İmpatorluğu’ndaki köklü devlet anlayışı, halka olan baskı ve yabancılaşmadan vazgeçilmemiş. Çünkü TC’nin kuruluş süreci ve öncülüğünü yerli bir burjivazi değil, Osmanlı bürokrasisinden gelen ve Osmanlı anlayışını benimseyen asker-sivil bürokrat kadrolar yapmıştır. Osmanlı’nın yüzyıllar süren asyatik-despotik rejimi aynen cumhuriyet rejimi altında devam etmiştir. Osmanlıya haraç veren halk, TC’ye vergi vermeye başlamış, askere alınmış ama cahil görüldüğünden hiçbir işe karıştırılmamış. Kendi gibi düşünmeyen muhalif gruplar çok acımasızca yok edilirken, etnik gruplara ya Türksün, ya yoksun anlayışı ile yaklaşılmış. Türk milleti dışındaki milli azınlıkların varlığı inkar edilirken en basit demokratik milli hak talebi kanla bastırılmış, hakkını arayanlar ya hapse tıkılmış, ya da katledilmiştir. Gerçek rejimin niteliği gizlenerek, bilinmesini istedikleri tarihi maaşlı tarihcilere yazdırarak okullarda okutup gelen nesiller yanlış bilgilendirilmiştir. Cumhuriyet ile, Osmanlılıktan soyunularak Türk ulusu olma serüveni devrim olarak tanımlanmış. Cumhuriyet ilan edilmiş, halk yaşasın cumhuriyet sesleri ile sevinmiş. Fakat halk ne Cumhuriyetin muasırlaşma ve modernleşmesini, ne de daha önceki osmanlıda olan ıslahat-meşrutiyet ve tanzimat hareketlerinden farkını anlayamamış, neden bu kadar sevinmesi gerektiğini bilememiş. Evet, işgal bertaraf edilmiş Cumhuriyet ile devlet kurtarılmış, Osmanlı’dan bu yana süregelen reform hareketlerine ivme katılmış, ama asıl önemli olan TC’nin yurttaşları olacak insanlara nasıl davranılmış, modern toplum adına nasıl bir düşünce akımı ortaya konulmuş bu gibi soruların üstü açık kalmış. Cumhuriyet yönetimi ise, cevap üretmekte zorlandığı bu safhayı tabulaşma yoluyla aşmaya çalışmış. Bir toplumda bir şahıs, bir ideoloji, bir doktrin tabulaştırılırsa, o toplum tabuları konuşamaz, eleştiremez, fikir yürütemez o toplum sadece konulan tabulara boyun eğer. Bir çocuğa gittiği okulda hiç bir somut nedenlere dayanmayan bu tabular anlatılırsa, çocuk bu tabuları gerçekten varmış gibi algılayarak hayatını bu yönde sürdürür.

Kemalizm kendisini sivil, bürokrat askeri her kesimde görmüştür. Kemalist CHP programına, devrimcilik, laiklik ilkelerini katarak bir makyaj yapsada milliyetçilik ilkesi daha ağır basmış, ‘’Ne mutlu Türküm diyene!” felsefesi ile ezilen ulus ve azınlıklara diğer mezheplere hayatı yaşanmaz hale getirmiş. Kemalizmin kendisini en iyi ifade ettiği kurumlardan biri de ordu olmuştur. Cumhuriyeti korumak, ilkelerini sürdürmek adına yapılan darbelerde en büyük zarar sola verilirken, komünist tehlikeye karşı köylere cami yaptıran, Kur’an kursu açtıran; yani bugün bile dillerinden düşürmedikleri irtica “şeriat tehdidi” dedikleri canavarlarını kendi elleri ile büyüttüler. Bütün darbelerin ülkeyi çok gerilere götürdüğü bir gerçek olarak bilinirken, yine bütün darbeler ulu önder Atatürk ’ün kurduğu TC’yi kollama ve koruma adına yapılmıştır. Yaratılan kemalizm tabusu askeri darbelerin gıdası olmuştur. Kemalist ordunun tarihinde görülmemiş bir şekilde komplo, katliam, çete ve darbe planları içerisinde tartışılıp teşhir edilmesi kemalizmin geldiği noktaya işaret etmektedir. Tarihin garip cilvesi, yaratılan bu gerici-yobaz çark elbette birgün dönüp sahibini de vuracaktı; bugün yaşananlar bu gerçeğin ta kendisi. Kemalistler komünizm korkusuyla, komünizme karşı herkesle çıkar temelinde anlaştı, her yolu mübah saydı. Şimdi kemalizm ortaklığa girdiği kokuşmuş düzenin, kokuşmuş unsurları tarafından yeniliyor. Kemalizm ne oldu sorusu ise, doğduğunda buzhaneye konulmuştu, dokunulması eleştirilmesi kanunlarla korundu. Bugün ise ben ergenekonun avukatıyım diyenle, Dersim katliamında da analar ağlıyordu diyen kafaların içinde. Doğanın diyalektiğine bile ters düşmüş gelişememiş, kurulduğunda ne ise bugün de öyle kalmış.

İslamın ılımlısı AKP

Düzenin partisini tanımak için düzene bakalım. İnsanları işsiz yoksul bırakıyor, dünyayı kirletiyor ama aynı düzen gelin işsizliğe çare arıyalım, dünyayı temizleyelim diyor. Yani dünyayı pislerlerken milyarlar kazananlar, temizlemek için de milyarlar kazanma planı yapıyır. Her türlü değer yargısı kar üzerine kurulmuş bu düzenin adı kapitalizm ve AKP’de bu düzenin yarattığı bir partidir. Düzen AKP’yi yaratmış, AKP’de düzenin en iyi taşeronu olduğunu ağa babalarına ispat etmiş. Yargı reformu, demokratikleşme adı altında anayasayı değiştirirken, ergenekonu devreye sokarak kemalistleri bertaraf etmiştir.

Her dönemde kapitalizmin yarattığı yoksulluk ve eşitsizlik toplumlarda büyük tepki çeker. Bunu çok iyi bilen burjuva partileri genelinde antikapitalist sloganlarla yola çıkarlar. AKP iktidara gelmeden önce mağduriyet duygusu, yoksulluk edebiyatı yapmış ama kendileri hiç bir zaman mağdur ve yoksul olmamıştır. Onlar bu kirli düzeni değişik şekilde cilalayarak halka yutturma çabasında olmuşlardır. Halkın yoksulluğunu kapitalizmde değil faizci sistemde aramış. Yani kapitalizme karşı değiller ama faizciliğe karşılar. Yoksulluğa karşılar ama yoksulluğu yaratan düzene karşı değiller. Dağda kayak yapan, denizde bikini ile güneşlenen zengin kadını ötekileştirirken, aynı dağda, özel plajda ve yatlarda aynı keyfi süren türbanlı zengin kadınını yaratmış ve onlara sahip çıkmıştır. Yoksulluk ve sefalet içerisinde yaşayan hiç bir sosyal yaşantısı olmayan toplumun büyük bir kısmını temsil edenlerede türban hediye ederek onları sosyalleştirmiş. Artık onlar evde oturup AKP programları dinlemenin yanında, sokağa türbanları ile çıkabilecek kendi sınıfsal yoksunluklarını bu şekilde gidereceklerdir. 8 yıllık iktidarında toplumun çok büyük kesimine yoksulluk ve işsizlik dışında bir şey getirmezken, kendilerinin iktidar olma, koltuklarını sağlamlaştırma babında çok yol katetmişlerdir. Kendi ekonomisi, kendi bürokrasisi, kendi zengini, kendi üniversitesi, kendi eğitim ve sağlık sistemini yerleştirdikten sonra kendi yargısını da oluşturmuştur.
Bunları gerçekleştirirken de özellikle TC tarihinde görülmemiş yeşil sermayenin Avrupa işçilerinden olan vurgununa, deniz feneri soygununa seyirci kalmıştır. Her ne kadar kemalistlerle olan çatışmaları laiklik ile din çerçevesinde görünsede çatışma egemenlik çatışmasıdır. Nasıl oldu da bu değişim gerçekleşiyor sorusunun yanıtı ise anlatımın içerisinde. Ilımlı islam modeli emperyalistlerin çıkar ve isteklerine göre öngörülmüş bir modeldir. Gerek AB uyum yasaları, gerekse ABD’nin yeni dünya projeleri bu değişimi gerekli görmektedir. Konuyu biraz daha açarsak emperyalistlerle sıkı bir ekonomik entegrasyon içerisinde olan yerli kapitalistlerimiz ve yabancı sermaye Türkiye’deki siyasal rejimin batıda ki gibi bir yapıya kavuşturulmasını istemektedirler. Bunun anlamı ise, Türkiye’de siyasal rejimin darbelerle sekteye uğratılmayacağı, askeri bürokrasinin elinden alınıp yerli ve yabancı işbirlikçilerinin hegomanyasında çalışan sivil bürokrasiye teslimidir. Yapılan bir efendi değişimidir.

Bu yazı 18/10/2010 tarihli Radikal gazetesinde yayınlanmıştır

anlamak.org

Name of author

Name: webmaster

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: