Anlamak Aşmaktır

Bilim İtaatsiz Olana İhtiyaç Duyar

Home » Gücün hukuku Adalet dağıtmaz

Gücün hukuku Adalet dağıtmaz

“İnsanı öldürmenin çok çeşitleri vardır; karnına bir bıçak saplayarak, ekmeğini kesip aç bırakarak, ölümcül hastalığını tedavi etmeyerek, yaşam koşulları kötü bir evde bırakarak, kötü sağlık koşullarında çalışmaya zorlayarak, intihar etmesini sağlayarak, savaşa götürerek… Bunların çok azı bizim devletimizde yasaktır”

Bize her şeyi yanlış öğreten egemen ideoloji yargı-hukuk-adalet kavramlarını da yanlış öğretmiştir. Sanırım dünyada hukuku olmayan ya da bu soğuk ve sakız gibi nereye çeksen o tarafa uzayan maddeleri anayasasına almayan bir devlet yoktur. Biz de özenerek almış ve Anayasamızın ikinci maddesine koymuşuz. Bu madde de “Türkiye Cumhuriyeti demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir” der. Acaba devletler, anayasasında böyle yazıyor diye hukuk devleti oluyor mu, yoksa bu maddeler sadece anayasa metinlerinde mi kalıyor ona bakalım.

Hani şu medeni kanunu aldığımız İsviçre var ya, demokrasi hukuk konularında ağzını açtı mı mangal da kül bırakmaz. Dünyaya ders verir ama konu yabancılar yasası oldu mu turşu ve perhiz birbirine karışır. Özellikle son iki yılda Nijeryalı ilticacılar sayısı kabarık olunca bu ilticacıları bir daha geri dönemesinler diye özel uçakla geldikleri yerlere teslim ediyorlardı. Bu gönderilen ilticacıların bazıları ülkelerinde ölüyor veya öldürülüyor, dolayısıyla bu ölüm haberleri ele güne karşı İsviçre’nin pek hoşuna gitmedi. Zaten havaalanlarında uçağa binmek istemeyen yani ölüme gitmek istemeyen ilticacılarla polis arasında çıkan hır gürler ekranlara yansıyordu. 2010 yılı Mart ayında Zürih havaalanında uçağa binmeye direnen 29 yaşındaki Nijeryalı havaalanında ölmüştü. O günden bu yana demokrasi havarisi İsviçre Nijerya’ya ölüm uçuşlarını durdurdu. Yine bir akşam haberi Nijerya uçuşları tekrar başladı deyince şaşkınlığımı gizleyemedim. Bu sefer ilticacılar uçakta zorluk çıkarmamaları için sıkıca bağlanabilecek ama uçakta ölmemeleri için doktor ve sağlık personeli verilebilecek. O arada bir gazeteci merakla soruyor, “Peki bu özel uçuşlar İsviçre devletine pahalıya mal olmuyor mu?” Cevap yetkiliden sert ve kesin “Onlar burada kaldıklarında devlete daha pahalıya mal oluyor” Yani Nijeryalı koyun canıyla uğraşırken İsviçreli kasap et derdine düşüyor.

Düşünebiliyor musunuz, bir de bu ülke tarihe o meşhur 1949 yılında yapılan “Cenevre Sözleşmesi” ile hayata geçirilen “İnsancıl Hukuk” anlaşmasının ev sahipliğini yapmış. Bu insancıl hukuk kurallarını BM üyesi bütün ülkeler imzalamış.

Ben hukukçu değilim ama kendi kendime soruyorum; bu nasıl hukuk, bunlar kendilerini yine aynı hukuk kuralları içerisinde nasıl savunacak paragraflar buluyorlar?

Sanırım bu sorunu yanıtı yine bir Avrupalıdan geliyor. “Bertold Brecht, Gesammelte Werke 12, Frankfurt am Main, S. 466” şöyle yazıyor: İnsanı öldürmenin çok çeşitleri vardır;

a) Karnına bir bıçak saplayarak
b) Ekmeğini kesip aç bırakarak
c) Ölümcül hastalığını tedavi etmeyerek
d) Yaşam koşulları kötü bir evde bırakarak
e) Kötü sağlık koşullarında çalışmaya zorlayarak
f) İntihar etmesini sağlayarak
g) Savaşa götürerek

Bunların çok azı bizim devletimizde yasaktır, diyor.

Evet değerli okurlar, bunların çok azı bizim dünyamızda, bizim ülkemizde yasaktır. Konu Avrupa’da yabancı olunca yapılan, çıkartılan kanunlar da düşmanca oluyor. Tıpkı Alman Bon Üniversitesi ceza hukukçusu Prof. Günther Jakobs’un savunduğu “Düşman Ceza Hukuku kavramında olduğu gibi. Nazi hukukçuların etkisinde kalan Jakobs, bundan yıllar önce bu kavramı kullanıyor ve “vatandaş ile düşman” ayrımına gidiyor. Eğer bir kişi gerçekten “düşman” olarak nitelendiyse, artık ona hak ve hukuklarını koruyan normlar değil, onunla mücadele eden onu yok etmeyi amaçlayan yasalar uygulanır, diyor. Eğer bir toplum ayakta kalmayı düşünüyorsa vatandaş ve düşman ayrımı yapmalıdır. Ne büyük talihsizlik ki bu görüş uzun süre Avrupa’dan Amerika’ya kadar rağbet görüyor.

Önce düşman tespiti
Bugün TC kanun maddelerinde böyle bir paragraf olmasa bile uygulama aynen Prof. Jakobs’un düşünceleri gibi oluyor. İktidar partisi AKP önce düşmanı belirliyor. Düşman kim? Düşman; öncelikle Türk’e ne istiyorsan ben de aynısını istiyorum diyen Kürtler. Düşman; bu ezen ezilen düzenden memnun olmayıp düşüncesini yazan, çizen, okullarda protestosunu yapan herkes. Düşman kim; açlığına yoksulluğuna, işsizliğine şükretmeyip haykıranlar. Düşman; AKP’ye biat etmeyip insan onuru ile yaşamak isteyenler.

Durum böyle olup düşman belirlendikten sonra sıra bu düşmana uygulanacak yasalara geliyor. Burada amaç adil ve demokratik yargılama usulleri değil. Burada amaç mantık felsefe, tez anti tez, metafizik, diyalektik, gerçek-yalan, biçimsel ussal hukuk değil. Burada amaç, düşmanı korkutacak, düşman tehlikesini ortadan kaldıracak yasalar yapmak. Burada amaç her şahsı örgüt üyesi yapmak, her düşünceyi, her protestoyu terör eylemi sıfatına sokmak. Burada amaç, kutsal devlet ve AKP’yi koruma adına muhalifleri silindir gibi ezip geçmek.

Güçlüler Hukuku nasıl uygular
Peki, uygulama nasıl oluyor? Akşam Başbakan demeç veriyor, tehdit savuruyor, hedef gösteriyor, sabah polis kapıya dayanıyor. Yani burada suçluyu devletin başbakanı tanımlıyor ve tespit ediyor yine devletin polisi suçluyu özel yetkili mahkemelere teslim ediyor. Savcı iddianameyi polis tutanağına göre hazırlıyor. Mahkemeye düşen görev, polisin teslim ettiği şahsı kesin suçlu olarak kabul edip en ağır cezayı vermek.

Şimdi size soruyorum ey mahkemeler ve yargıçları; Başbakan’ın bulunduğu bir toplantıda parasız eğitim isteyen öğrencileri 15 yıl istemiyle yargıladınız, 19 ay zindanlarınızda tuttunuz, sonra serbest bıraktınız. Ankara’da Hopa olaylarını protesto eden 22 genci tutukladınız. Terör örgütü üyeliği, örgüt propagandası yapmak, kamu malına zarar vermek, toplantı ve gösteri yasasına muhalefet, kasten yaralama gibi iddialarla yargıladınız. 6 ay zindanlarınızda beklettiniz, büyük bir kamuoyu tepkisi alınca işi uzatamayıp serbest bıraktınız. Peki, ne değişti? Bunlar gerçekten terör örgütü üyesi mi, yoksa demokratik hakları savunmak, AKP karşıtlığı bu suçlama için yeterli oluyor mu?

KCK operasyonu adı altında önünüze geleni topladınız. Son olarak 40’tan fazla avukatı içeri aldınız. Peki, bu avukatları bugüne kadar İmralı ile görüştüren, geçen konuşmaları bant kayıtlarına alan, yazılanları okuyan devlet değil miydi? Bütün olanlar devletin bilgisi dahilinde olurken birden bire ne değişti? Bu tutuklamaları hangi hukukla açıklıyorsunuz? Bugün Türkiye’de yaşananlar tıpkı feodalizmde kralın yasama-yürütme ve yargı gücünü bir bütün olarak elinde bulundurduğu dönemi anımsatıyor. Bu durumda totaliter rejimler gibi, düşünmeden tartışmadan, muhakeme etmeden, yargılamadan, verilen buyrukları bir ödev duygusuyla yerine getiren tek tip ve özelleşen yargı ortaya çıkıyor.

Zulmedenler de bir gün sanık sandalyesine oturabilir
Tıpkı Nazi SS subaylarından Adolf Eichmann gibi. Eichmann İkinci Dünya Savaşı sonrası milyonlarca Yahudi’yi toplama kamplarına toplayıp oradan da gaz odalarına göndermek ve kurşuna dizilme emrini vermekle yargılanır. Haziran 1962’de idam edilmeden önce kurulan mahkemede sakinliği ile dikkati çekerken bütün suçlamaları reddeder. Eich
mann kendisini savunurken defalarca aynı sözleri tekrar eder: “Ben sadece bana verilen görevleri yerine getirdim, yasaları uyguladım.” Yani milyonlarca insanı toplama kamplarına göndermesi ve onların ölüm emrini vermesi onun için yasal bir şeydi, bir görevdi ve onun gözünde bu, yaptıklarını meşrulaştırmak için yeterliydi. Bütün davayı baştan sona kadar izleyen ünlü yazar, düşünür Hannah Arendt, Eichmann’ı izledikten sonra onun özel hayatını araştırır. Eichmann tam düşünülenin tersine cani ruhlu bir sapık değildir. Özel hayatında çok sakin, efendi, iyi bir eş, sevgi dolu bir baba, iyi bir komşu olarak nitelendirilir. O bir “memur” olarak, kendisinden istenen işleri titizlikle yerine getirmiş “iyi” bir insandır. Bu ifadelerden yola çıkan Hannah Arendt kötülüğün bir başka tanımını yapar. “Yap dediler yaptım, yasaları uyguladım” anlayışını, kendine ihanet edemeyen bu tarz insanların nasıl olup da devlet, asker, yargı gibi üst kabul edilen makamlarda kendilerini hiçe sayarak emre itaat ettiğini sorgular. Bunları, başarı ilkesi üzerine odaklanan çıkarına ters düşen hiçbir mantığı kabul etmeyen, bir üst göreve terfi etmekten başka amacı olmayan insanlar olarak ifade eder.

Açlığın kol gezdiği dünyada Nijeryalının nerede öldüğünün önemi yok
20 Ağustos 2007’de Beyoğlu Karakolu’nda polis kurşunuyla ölen Nijeryalı Festus Okey davası neticelendi. Festus Okey’i öldüren polis sadece 4 yıl iki ay hapis cezası aldı. Mahkeme başkanı bu cezanın bile paraya çevrilmesini istedi. İşte Nijeryalının ekmek arama serüveni İsviçre’de veya Türkiye’de olması fark etmiyor. Senin değerin bu kadar, ya polis kurşunu ile öleceksin ya da ölüm uçağına bineceksin. Zulüm etmenin de mutlaka bir yasası vardır. Bu yasayı egemenler en ince şekilde ve kendi kirli düzenlerini korumak için yapıyorlar. Egemenlerin yaptığı ve tanımladığı hukuk penceresinden bakarak, gerçek yaşamı ve kapitalist düzenin çelişkilerini görmek kavramak mümkün değil. Hukuku olan her ülke kanun karşısında insanlar eşittir der. Örneğin baklava çalmanın cezası neyse, kanun bir zengine de bir yoksula da aynı şekilde uygulanır denir. Ama hayatın gerçeği böyle değildir, burada hukukun eşitlik savunması biçimsel ve soyut bir eşitliktir. Çünkü fakirin çocuğu baklava çalabilir, zenginin çocuğu buna gerek duymaz. İsviçre hukuku, Türkiye hukuku da işten atılan bir işçinin düşeceği sefaleti, sınırları aşıp İsviçre’ye kadar gelen bir insanın ekmek arayışında olduğunu düşünmez. Kanunun işten atılmayla ilgili hükümleri, izinsiz ülke topraklarında dolaşmanın cezası neyse onu uygularlar. Neticede bedeli yine fakir olan öder, zengin ekmek aramak için ülke ülke dolaşmaz, dolayısıyla ölümcül cezalar yine fakire düşer.

Peki, nedir bu hukuk, neyi ifade eder, üstünlüğünü nereden alır, öyle söylendiği gibi bağımsız olup adalet dağıtır mı? Üstün olan sınıf her ülkede kendi hukukunu dayatır, ezilen sınıfın buna uymasını ister. Buna hukukun üstünlüğü denir. Kanun marifetleri ile insanların nasıl “düşüneceklerini” belirlemeye çalışırlar. Adaletsizliklerini gizlemek için, “hukuk devleti” teranesini, yargının bağımsızlığı sözlerini sık sık tekrar ederler. Oysa anayasamızdaki hukuk devleti ibaresi devletin kendini ve sahiplerini koruması için işletilir. Yönetilenlere bu hukuk güvenliği uygulanmaz, tıpkı Engin Ceber olayında olduğu gibi karakola canlı düşer ölü çıkarsınız. Ergenekon, Deniz Feneri tutuklularında olduğu gibi beş yıldızlı otel ayarında koğuşlarda kalırlar, her öksürdüklerinde sıra sıra ambulanslar kapıya dizilir. Aynı durumu kanser hastası devrimci Güler Zere için isterseniz zindanda tedavisi yapılabilir denir; ölümüne birkaç ay kala dışarı salarak “bakın bizim de vicdanımız var kanunları eşit uyguluyoruz” ikiyüzlülüğüne sarılırlar.

Görüldüğü gibi hukuk ne adalet dağıtıyor ne de dağıtabilir. Eğer servet ve statünüz varsa size göre hukuk var. Eğitim, sağlık, başta olmak üzere devlet ve sosyal kurumlardan en iyi hizmetleri siz alırsınız. Yoksula da “yasa karşısında tüm yurttaşlar eşittir” sözü ile avunmak kalır.

Bu yazı 19/12/2011 tarihli Sendika.org sitesinde yayınlanmıştır

anlamak.org

Name of author

Name: webmaster

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: