Anlamak Aşmaktır

Bilim İtaatsiz Olana İhtiyaç Duyar

Home » Katliam demeyelim, peki ne diyelim?

Katliam demeyelim, peki ne diyelim?

İsviçre basını olaya geniş yer verdi. Radyolar bütün gün 35 sivilin öldürülme haberini tekrarlarken akşam TV ana haber bülteninde aynı haber yer aldı. 30 Aralık 2011 Cuma günü Zürih’te 35 sivilin öldürülmesini kınayan protesto yürüyüşüne izin verildi. Aynı olaylara Türkiye penceresinden bakalım. Devlet kendi elleri ile halkını öldürüyor ama orada halkın ölüsüne ağlamasına, olanları protesto etmesine müsaade edilmiyor

Yeni yılın ilk günlerinde iyi bir şeyler yazmayı çok isterdim. Maalesef diyeceğim; yoksulluğu, işsizliği, talanı, zorbalığı ve en önemlisi hukuksuzluğu ile bir yıl geride kalırken, “bu kadarı yetmez bomba da gerekli” diyerek yeni yıla, yeni travmalarla girdik.

Şırnak’ın Uludere İlçesi’ne bağlı Ortasu (Roboski) Köyü’nde, F-16 savaş uçaklarıyla 35 köylünün öldürülmesi olayına Avrupa basını yakın ilgi gösterdi. Ben olanları hem İsviçre hem de Türkiye medyasından izlerken kendi kendime şunu sordum. İki ülke, aralarındaki mesafe uçakla 2,5 saat. İki ayrı dünya, iki ayrı irade, iki ayrı kültür, iki ayrı ahlak anlayışı, aynı olaya iki ayrı bakış açısı.

İsviçre basını olaya geniş yer verdi. Radyolar bütün gün 35 sivilin öldürülme haberini tekrarlarken akşam TV ana haber bülteninde aynı haber yer aldı. 30 Aralık 2011 Cuma günü Zürih’te 35 sivilin öldürülmesini kınayan protesto yürüyüşüne izin verildi.

Aynı olaylara Türkiye penceresinden bakalım. Devlet kendi elleri ile halkını öldürüyor ama orada halkın ölüsüne ağlamasına, olanları protesto etmesine müsaade edilmiyor. Nerede protesto girişimi olduysa orada halk, polisin panzer ve biber gazıyla karşı karşıya kalıyor. Cumhurbaşkanı olanlara talihsiz üzücü bir olay derken, Başbakan üzüntüsünden çok yazılanları, yapılan kınamaları eleştiriyor: “Bilir bilmez yazan çizen bazı köşe yazarı sıfatıyla cambazlar var. (BDP’nin üç günlük yas ilanına karşı) BDP’ninki her zaman şovdur, istismardır.” Bu nasıl bir hazımsızlıktır. Gazeteci, politikacı halk elbette üzüntüsünü dile getirecek, elbette olayın sorumlusunu arayacaktır. Her gün avaz avaz bağırıyorsunuz. “Suriye’de Beşar Esad katliam yapıyor, kendi halkını katleden yönetimin meşruiyeti yoktur” diyorsunuz. Çok da doğru söylüyorsunuz. Bu nasıl bir anlayıştır, hükümet olarak sizin yaptıklarınızın Beşar Esad’dan farkını söyleyin. Kırık dökük demokrasilerde alıştığımız insani haklara bile hasret kaldık. Bunları görmek için bir akşam Türk televizyonu izlemek yeter. Her yerde panzer, her yerde polis copu, biber gazı var. Bırakın halkın açlığı, işsizliği dile getirmesini, insanların iki doğal yaşam hakkı olan hava ve suyuna sahip çıkmalarına tahammül edemiyorsunuz.

Elinde çekiç olan her şeyi çivi olarak görürmüş. Üç beş bin metre yukarıdan, aşağıda hareket eden her canlı terörist olarak mı görünüyor? Kaldı ki savaşın, öldürmenin bile bir kuralı, kanunu var. Türkiye 1948’de yayınlanan BM insan hakları evrensel bildirgesini 1954 yılında imzalamış. Bu bildirgenin suçlular ve insan hakları bölümünde şöyle yazar. a) Terör suçluları da diğer vatandaşlar gibi adil yargılanma hakkına sahiptir. b) Kolluk, yaralama ve öldürme yoluyla ceza takdir etme yetkisine sahip değildir. c) Ceza verme yetkisi, bütün demokratik ülkelerde mahkemelere aittir.

O bölgeyi en iyi tanıyan askerdir. Kaçakçılığın o bölge gerçeği olduğunu bilen yine askerdir. Bölge halkının kaçakçılık yaparak yaşadığını gören ve bu kaçakçılığa göz yuman da askerdir. Bütün bunları bildiği halde insanların üstüne bomba yağdıran da askerdir. Savunma; terörist zannettik kaçakçı çıktı. En acısı da, ölenlerin önce insan olduğunun unutulması.

İki ayrı ülke, iki ayrı ahlak anlayışı dedik. 2008 yılında İsviçre ordu şefi General Roland Nef’in eski kadın arkadaşını cep telefonu ile taciz ettiği basına sızdı. Özellikle kadın derneklerinin hışmına uğrayan general istifa etmek zorunda kaldı. Aynı olayda generalin istifasını geciktirdiği yani dolaylı olarak generali savunduğu iddiası ile bakan Samuel Schmid de istifa etmek zorunda kaldı. Yani demokrasi kelimesini ağzına alan bir ülkede ahlak, terbiye ve istifa denilen bir kavram vardır. 35 insani öldürecek “üzgünüz-rahmet diliyoruz” gibi iki kelimenin altına sığınıp koltuğa yapışık kalacaksınız. Bunlar çürümenin, yozlaşmanın, insanlıktan çıkmanın belirtileridir.

Geçmişi hatırlamayanlar onu tekrarlamaya mahkûmdurlar
Çok uzağa gitmeden şu geçmişte kısa bir gezinti yapalım. Şu kısa tarihe neler sığdırmışız. Mustafa Suphi’ler, Dersim, Ağrı, Koçgiri, 6-7 Eylül 1955, Kanlı Pazar… bunlar ve niceleri eskide kaldı. Biz 12 Mart’lar 12 Eylül’ler gördük, Sivas’ta yakanlara, Maraş’ta kesenlere, 1 Mayıs 1977’de kurşunlayanlara şahit olduk. 20 bine yakın faili-meçhul (belli) verdik, Gazi olayları-Bahçelievler-Balgat-Ümraniye katliamlarını yaşadık. 1984-2000 arasında 4 bine yakın Kürt köyü yakılıp, 2 milyon yoksul Kürt göç etmek zorunda bırakıldı. Hızını alamayanlar sadece 1980-2000 arası Türkiye hapishanelerinde değişik biçimlerde 277 tutuklu katletti. Sayısız gazeteci, yazar, düşünür öldürüldü. Biz bunlara katliam diyemedik. Biz bunları yapanlarla öğündük, biz bunları rütbelendirdik, biz bunlardan meclise kadar temsilci gönderdik.

Biz geçmişten hiç ders almadık, geçmişimizi sorgulamadık onun için aynı hataları yapıyoruz. Halen önümüzde utanın dercesine duran Hrant Dink katliamı ve halen katillere sahip çıkan, katliamın arkasındakileri saklayan anlayış var: “Benim hırsızım iyi, benim katilim suçsuz.”

Devlet adına işlenmiş en karanlık cinayetler, bunca itirafa, kitaplara rağmen yine devlet tarafından kapatılmaya çalışılıyor. Devletin tetikçisi Ayhan Çarkın diye birisi çıkıyor “ben katilim” diyor. “Öldürdüğüm insanların resmini duvarıma astım her gün onlardan af diliyorum” diyor. İşlenen cinayetleri yer ve isimleri ile anlatıyor ciddiye alan yok. Yargıçla dalga geçercesine bu ülkede bin operasyon yapmakla övünen Mehmet Ağar’a “anlat bakalım bu bin operasyonu” diye soran yok. Aynı yargı bunları ciddiye almıyor ama akıllara durgunluk verecek suçlar üretiyor insanları tutukluyor.

Değerli okurlar biz bütün bu kirli tarihi göremiyor ama Araplara Avrupa’ya ders veriyor sen kendine bak diyoruz. Bunları söylerken de onların tarihinden bihaberiz. 1970 Batı Almanya Şansölyesi Willy Brandt, Almanya adına Hitler’in yaptığı soykırımından dolayı özür dilemiş. 1988’de ABD, II. Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarında “enterne” edilen Japon asıllı Amerikan vatandaşlarından resmen özür dilemiş. 1993’te Güney Afrika Cumhuriyeti Başbakanı F.W. de Klerk “apartheid” (ırk ayrımı) politikalarından dolayı özür diledi. 1998’de Kanada hükümeti ülkenin yerlilerine karşı yürütülen geçmiş politikalardan dolayı resmen özür dilemiş. 1999’da Danimarka Başbakanı Poul Nyrup Rasmussen ABD’ye askeri üs açmak için Grönland’ın yerlileri olan Inuitleri göçe zorladıkları için özür diledi. 2000’de Hollanda hükümeti, geçmişte verdikleri zararlardan dolayı Yahudiler, Çingeneler ve Endonezyalılardan özür diledi. 2002’de Belçika hükümeti Kongo Başbakanı Patrice Lumumba’nın öldürülmesine karıştıkları için özür diledi. (Birgün Gazetesi, 27 Mart 2005)

Katile katil, hırsıza hırsız, katliama katliam denmediği gibi, koruma altına alınıyor. İşte onun için bizde yara iyileşmiyor, halen kanıyor. Haykırdığımız Fransa’nın elbette sicili temiz değil. Arad
aki fark Fransa Cezayir katliamını inkâr etmiyor, ortaokul ders kitaplarına bile almış okutuyor.

Peki, gelin dargınlık olmasın uzlaşalım. “Tamam, soykırım demeyelim, katliam demeyelim, katil de demeyelim.” Bütün bu olayları yaşanmamış kabul edebilir miyiz? Bütün bu günleri unutup görmezden gelebilir miyiz? Gerçekle yüz yüze gelemeyecek kadar vatanseverlikle kör olabilir miyiz? En önemlisi insanlık onuruna, kanayan yaralara tuz basarak katliam dememeyi içimize sindirebilir miyiz?

Bu yazı 04/01/2012 tarihli Sendika.org sitesinde yayınlanmıştır

anlamak.org

Name of author

Name: webmaster

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

%d blogcu bunu beğendi: